Kaos, Savaş, Ekonomi

Kaos, Savaş, Ekonomi

Yabancı gelmiyor değil mi? Toplumların var olduğu günden buyana her iki tarafada kaybetmeyi öğreten olgu “SAVAŞ”..
Mepa Haber Merkezi

Yabancı gelmiyor değil mi? Toplumların var olduğu günden buyana her iki tarafada kaybetmeyi öğreten olgu “SAVAŞ”..

Gelin tarihsel açıdan savaşların ve ekonomilerin ilişkisine bir göz atalım.

Son Dünya Savaşı’ının üzerinden geçen 60 yıl süresince ve özellikle daha sonra Soğuk Savaşın sona ermesiyle insanlık için beklenen daha gönençli (müreffeh) bir dünya düzeni maalesef gerçekleşmedi. Soğuk Savaş’ın silahlanmaya ayrılmış olan parasal kaynaklarının bundan böyle fakir ülkelere yardım şeklinde bir ölçüde bile olsa aktarılmaması bunun en büyük nedenidir. Özellikle ABD’nin, silahlanmaya ve askeri harcamalara ayırmış olduğu kaynaklarını bilakis artırarak, tek dünya egemenliğini kanıtlamak istemesi insanlık ve insanların gelecekleri adına hayal kırıklığı yarattı. Büyük ülkelerin ısrarla, insanlığın mutluluğu ve refahı için değil de, felaketlerini hazırlayabilecek savaşlar için hazırlanması özellikle batı ülkelerinde bazı ekonomistlerin ve bunları kışkırtan silah üreticilerinin, savaşların ekonomi için iyi olduğu yönündeki görüşlerinden dolayıdır. Ancak, konunun derinliklerine inildiğinde bunun böyle olmadığı ortaya çıkıyor. Bu konuyu daha iyi irdeleyebilmek için önce savaşların tarih ve ekonomiyle ilişkisine bakmak gerekir.

TARİHTE SAVAŞLAR VE EKONOMİ

İlk çağlarda ilkel kavimler yaşama içgüdüsünü ön plana alarak savaşmışlardı. Ekonomik çıkarlar daha arka plandaydı. Mısır, Hitit, Roma gibi imparatorluklarda ekonomik çıkarlar ön plana geçti. Alabildiğine yayılarak yeni yerleri imparatorluğa katarken bu yerlerin zenginliklerini de değerlendirmek esas amaç oldu. Orta Çağlar’da özellikle Avrupa’da çiftçi nüfus derebeyleri için savaşırken buna ancak, belirli bir zaman ayırabiliyordu. Krallar ve derebeyleri bu nedenle çok uzun süreli, güçlü orduları el altında tutamadıklarından uzun süre Avrupa’da küçük ölçekli bağımsız devletçikler oluştu. Ancak özellikle sömürgeciliğin başlamasıyla gözleri açılan bu devletçikler, uzun süre silah altında tutamadıkları köylülerden profesyonel anlamda askerler kullanmaya ve organize ordular kurmaya başladılar. Bundan böyle de savaşlar halkın sorunu olmaktan çıkıp, siyasilerin ve yöneticilerin düzenli ordularının meselesi oldu. Halk tabakasının görevi vergi vermekle sınırlandı. Yeni ve Yakın Çağ ‘daki orduların bu değişimi pazar ekonomilerinin savaş ekonomilerine odaklanmasına ve savaşların kapitalist sisteminin gelişme araçlarının en önemli faktörlerinden biri olmasına neden oldu. Bu noktada, savaşlar ekonomilerin sıçrama yapmasına araç olurken, ekonomik kaynakların paylaşılma arzusunun da savaşlara amaç oluşturmadaki önemine işaret etmek gerekir.
Özellikle 20. yüzyılın ekonomileri için hayat iksiri olan petrol ve etrafında dönen emperyalist emellerin, 21. yüzyılda da devam edeceği öngörülürken, bu olgu günümüz savaşlarını ve savaş ekonomisi ile ekonomik kaynaklar arasındaki ilişkiyi iyice açıklar. 21. yüzyılda savaşların, ekonomik kaynakların ve özellikle bugünkü teknolojinin hala gereksinim duymadığı ve ancak petrol kaynaklarının tam olarak tükenme aşamasında gereksinim duyulacak bor, neptünyum, uranyum gibi madenler etrafında dönmeye başlaması söz konusu olacaktır.

20. yüzyılda savaş ekonomileri için önemli olan husus ve yenilik, ülke ekonomisinin devlet tarafından yönlendirilip, özellikle yoğun araştırma giderlerinin yeni teknolojik silah sağlanmasına aktarılması, üretim metotlarının yoğunlaştırılıp geliştirilmesi, kadınların da üretim aşamasına yoğun katkılarının sağlanmasıydı. Bütün bunların, 20. yüzyıl endüstriyel devrimini sağlamış olması, uygarlıkların gelişmesinde savaş ekonomilerini veya Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi savaşa hazırlık anlamında savaş olmadan da ekonomileri, bu şekilde yönlendirmesi önemle üzerinde durulması gereken olgudur. Nitekim, uzay araştırmalarının bile ağırlık noktası, Soğuk Savaş döneminde, uzayın ilerde savaş alanı olacağı varsayımıydı.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM

Soğuk Savaş sonrası dönemde tehditlerin büyük boyutlardan küçük boyutlara dönüşmesi bir ölçüde savaşları ve savaş ekonomisi koşulları olasılığını azaltmıştır. Yine de özellikle büyük güçlerin, küçük ülkeler arasında sorunlar yaratmada gösterdikleri çaba, 3. Dünya ülkelerinin silahlanma gayretlerindeki azalma eğilimine rağmen, silahlanmayı tetiklemektedir. Ayrıca elektronik alanındaki hızlı gelişmeler, neredeyse her beş yılda bir köklü bir şekilde değişen silah teknolojilerinin bu ülkeler tarafından bile edinimini gerektirmektedir. Aşırı silahlanma çabaları sonucunda düşmüş oldukları borç batağı 3. Dünya ülkelerinin gelişmelerini engellemiştir. Ayrıca küreselleşen dünya ekonomisi sonucu ortaya çıkan zengin ve fakir ülkeler arasındaki ekonomik refah farkının giderek açılmasında, petrol zengini olup, kaynaklarını değerlendirmeyen ülkelerin ve fakir üçüncü dünya uluslarının sofistike silah sistemlerine özenmeleri de neden olarak gösterilebilir.
Günümüzde, savaş ekonomisinin koşullarını sağlamayacak bir ülkenin savaştığı durumda başarılı olma şansı yoktur. Başka bir deyişle, askeri girişimlerini iktisadi yeterliliği ile bağdaştıramayacak bir ülke savaşta başarılı olamaz.Yani, ekonominin savaşı desteklemediği ülkelerin özellikle uzun sürecek savaşlarda şansları yoktur ve hatta bütünüyle egemenliklerini tehlikeye atmış olurlar.

SAVAŞLARIN EKONOMİYE GÜÇ KAZANDIRMASI

Ülke ekonomilerinin savaşlarla sıçrama yapacağı gibi bir inanışın varlığına yazımızın başında değinmiştik. Konuyu değişik boyutlarda irdelersek bunun çok da doğru olmadığını ve hatta durumun tersi olmasının, ekonomilerin savaş ve silahlanma gayretlerinden zarar göreceği gerçeğinin daha olası olduğunu görürüz.
Savaş ve ekonomi ilişkisine olumlu açıdan bakıp savunanların düşüncesine, “savaşın ekonomiye bir sıçratma yaptıracağına” inananlar, özellikle savaş ekonomilerinin işsizliğe çare bulacağı savını ortaya atarlar. Onlara göre, bir ülke ekonomisi resesyondaysa veya düşük düzeyde bir ekonomik kalkınma hızına sahipse, bu ülkede işsizlik oranı yüksektir.Buna bağlı olarak halkın da satınalma gücü geriye gitmiş demektir. Ancak, böyle durumdaki bir ülkenin savaş kararı vermesi ve hazırlıkları yapması durumunda, o zaman ülke asker sayısını çoğaltmak ve bunlara ek teçhizat ve silah sağlamak durumuna girer, Ülkedeki şirketler daha çok üretim yapmak için devletten ihaleler almaya başlar. Üretim artışı için daha çok işçi çalıştırmak gerekir. Böylelikle işsizlik oranını olumlu etkileyecek bir ortam doğar. Çalışan sayısının artması, daha çok insanın satınalma gücünü artırır ve işsizliğin azalması, daha evvel işi olup da işsiz kalma endişesiyle harcamalarını kısmış olanların da bundan böyle daha çok harcama yapmalarına yol açar. Bu ek talepler de öncelikle perakendeci sektörün ek eleman istihdamını sağlar ve olumlu gözüken bu döngü böyle sürer. Ancak, savaş ekonomisini başlatmış bir ülkede ekonomik faaliyetler pozitif ve iktisadi bir kalkınma görüntüsü verecekse de aslında sonuç böyle olmayacaktır. Çünkü, savaş ekonomisi üç değişik enstrümanla finanse edilir. Bunlar; vergilerin arttırılması, başka alanlara yapılacak yatırımların azaltılması ve sağlanacak iç ve dış borçlardır. Ancak bu araçlar değişik şekillerde ekonomiyi etkileyecektir. Bir kere vergilerin artırılması, tüketicilerin harcamalarını kısmasına neden olur. Devlet başka alanlarda yaptığı yatırım ve harcamaları (örneğin sosyal alanlardaki gibi) kıstığında bundan yararlanan kişiler de daha az harcama yapmaya başlarlar. Dış ve iç borçlar da bir süre sonra geri ödenmeye başlayacağı için devletin gelecekteki yatırım ve cari harcamalarında olumsuz etki ortaya çıkacaktır.

DEĞİŞEN KONSEPTLERİN SAVAŞ EKONOMİSİ

Bütün bu olgular geçtiğimiz asırda gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinde belli ölçülerde söz konusu olmuştur. Özellikle savaşılan cephe, söz konusu ülkelerin topraklarında cereyan ediyorsa meydana gelecek sosyal ve fiziki zararlar ve özellikle insanların ödeyeceği maddi ve manevi bedeller, ekonomilerin savaş ekonomisi ivmesiyle elde etmiş olabileceği faydadan çok daha fazla olacaktır. Bunun en güzel örnekleri, I. ve II. Dünya Savaşları’nda görülmüştür. Belki de ABD’nin denizaşırı bir ülke olması nedeniyle sivil halkın cephe gerisinde zarar görmemiş olması gerçeği, Amerikan yönetimlerinin ve kamuoyunun savaşlara bu denli yatkın ve hevesli olmasının açıklamasını yapar. Ancak, bu günkü görünüm bundan böyle, savaş ekonomisi felsefesiyle, üretimi artırıp ekonomik durgunluğa çare bulma düşüncesinde olan, özellikle ABD gibi denizaşırı ülkelerin, günümüzde önlenemeyecek bir olgu haline gelen asimetrik ve cephe gerisi savaşlarını ve bunların olumsuz sonuçlarını hesaba katmalarını gerektirmektedir. 11 Eylül olayları sonunda, olası savaş alanlarından haritada çok uzaktaymışçasına görünen ABD ve hatta Kanada ekonomileri, kısa sürmüş olsa da çıkan kaos sonucu beliren panik ve psikolojik güvensizlik ortamında ciddi şekilde hırpalanarak etkilenmişlerdir.