Monarşi Üzerine

Monarşi Üzerine

Dante’nin De Monarchia (Monarşi Üzerine) adlı eseri, kendi döneminin izlerini sürebileceğimiz politik bir ütopyadır.
Mepa Haber Merkezi
1302’de Floransa’nın kontrolünü ele geçiren Papa VIII. Boniface taraftarları tarafından sürgüne gönderilen Dante, bu eserini kısmen de Papalık’ın dünyevi güç üzerindeki iddialarını protesto etmek için yazmıştır. Buna karşın kitabın aynı zamanda Hıristiyan evrenselciliğinin Orta Çağ hayallerinin mükemmel bir ifadesi ve politika hakkındaki skolastik tartışmaların en güzel örneklerinden biri olduğu kabul edilir. Bir kısmını siz değerli Mepanews okuyucularımız için hazırladık.

Monarşi Üzerine
Dante Alighieri


     (…) Öncelikle “dünyevi monarşi” olarak adlandırılan şeyi fikir olarak ve amaçları açısından incelemeliyiz. Dünyevi monarşi veya insanların verdiği adıyla “imparatorluk”, belirli bir zamandaki tüm insanların üzerinde yahut zamanla ölçülen tüm şeylerin üzerinde tek bir prensin yönetim gücüne sahip olmasıdır. Bu konuya ilişkin üç büyük soru mevcuttur. Birincisi hem bir şüphe hem de bir sorudur: Bu yönetim dünyanın refahı için gerekli midir? İkincisi: Romalıların monarşi makamını üstlenmesi haklı mıdır? Üçüncüsü: Monarşi yetkisi doğrudan Tanrı’dan mı, yoksa onun bazı vekillerinden ve temsilcilerinden mi gelir?

    Her gerçek, kendisi ilk prensip olmadığı sürece, ilk prensibin gerçekliğinden kaynaklandığına göre, her sorgulamada ilgili ilk prensibin ne olduğunu bilmek gerekir; daha sonra kabul edilen tüm önermelerden emin olabilmek için ilk prensibin analiz edilmesi gereklidir. (...)

    Bu yüzden insanlara ait medeni düzenin bütününün amacının ne olduğunu incelememiz gerekir; bunun cevabını bulduğumuzda, Filozof’un Nikomakhos adlı eserinde dediği gibi, işin yarısı halledilmiş olur. Soruyu daha net biçimde ortaya koymak için, doğanın başparmağı yaratmakta kesin bir amacı olduğunu ve bu amacın elin tümünün amacından farklı, elin amacının kolun amacından farklı, kolun amacının ise insanın amacından farklı olması gibi doğanın düzeninde tek bir adam için öngörülen amacın farklı, aile için öngörülen amacın farklı, şehrin amacının ve krallığın amacının farklı ve tüm insan soyu için Ebedi Tanrı tarafından öngörülen ve kendi eseri olan doğa ile gerçekleştirdiği nihai amacın farklı olduğunu görmek gerekir. Bizim de tüm sorgulamamıza kılavuz olarak aradığımız ilk prensip budur. (...)

    Bir bütün olarak ele alındığında, insan soyunun düzgün çalışarak gelişmeye müsait olan anlayış kapasitesini harekete geçirebileceği ortaya konulmuştur: Önce kurgusal biçimde, sonra da kurgunun bir uzantısı olarak eylem biçiminde. Bir parça için doğru olan bütün için de doğru olduğuna göre; rahat ve sakin biri bilgelik ve basiret konusunda mükemmelliği yakalayabildiğine göre, sükûnet ve barış içinde yaşayan insan soyu da yapması gereken işlere kendisini özgürce ve kolayca verebilir; bu işler “O’nu meleklerden biraz aşağı kıldın” (İbraniler, 2:7) ayetine göre neredeyse ilahi işlerdir. İnsanoğluna verilen nimetleri korumak için düzenlenen tüm şeyler içinde en iyisi barıştır. (...)

    Bu sorunları açıkladığımıza göre neyin daha iyi, neyin de en iyi olduğu; doğru biçimde çalışmak için insanın nasıl çalışması gerektiği açıktır. Gördük ki nihai amaç olan, tüm işlerimizin ulaşması gereken o noktaya ulaşmak için en iyi vasıta, çıkarımlarımızın ilk prensibi olarak öngörülmesi gereken evrensel barıştır. Daha önce söylediğimiz gibi bu öngörü çok gereklidir çünkü bizim için bir işaret levhası gibidir, en açık gerçek o olduğu için ispatlanması gereken her şeyi ona göre çözümleriz.

    Daha önce söylediğimiz gibi, gündelik dilde daha çok imparatorluk denen dünyevi monarşiye ilişkin üç şüphe ve bu üç şüpheyi ifade eden üç soru mevcuttur ve yine daha önce açıkladığımız gibi amacımız az önce belirlediğimiz ilk prensibi temel alarak belirlenen bu sıraya göre soruların cevaplarını araştırmaktır. Bu durumda, dünyanın refahı için dünyevi monarşinin gerekli olup olmadığı yönündeki ilk soruya cevabım gerekli olduğudur ve sanırım bu durum en güçlü ve en açık argümanlarla gösterilmiştir; bu nedenle kimse ne akla ne de otoriteye dayanarak bana karşı çıkacaktır. Önce Filozof’un Politika adlı kitabındaki otoritesine başvuralım. Orada Filozof saygıdeğer otoritesiyle, birkaç şey bir amaç için bir araya geldiğinde bu şeylerden birinin diğerlerini düzenlemesinin veya yönetmesinin, diğerlerinin de ona boyun eğmesinin gerekli olduğunu yazar. Ayrıca bu tezi inanılmaya değer kılan sadece onun şanlı adının sağladığı otorite değildir, belirli örnekleri gören akıl da bunu destekler. (...)

    Ayrıca bütün insan soyu da belirli parçalardan oluşan bir bütündür ve başka bir bütünün de parçasıdır. Belirli krallıklara ve milletlere göre bir bütün olsa da, argümanımızda açıkça görüldüğü üzere tüm evrenin bir parçasıdır. Bu nedenle insanlığın bütün sisteminin alt parçaları nasıl bütüne iyi uyum sağlıyorsa o bütün de kendisinin üzerindeki bütüne iyi biçimde uyum sağlamalıdır. Söylediklerimizden de anlaşılacağı üzere insanlığın parçaları ancak bir prensin hükümdarlığında bütüne iyi uyum sağlayabilir; bu yüzden insanlık sadece bir prensliğe ya da bir prensin hükmü altındaki evrene ya da onun prensi olan Tek Tanrı’ya iyi uyum sağlayabilir. Buna dayanarak diyebiliriz ki monarşi dünyanın refahı için gereklidir.

    İlk vasıta olan Tanrı’nın iradesi doğrultusunda her şey olabileceği kadar iyidir. İlahi iyiliğin mutlak mükemmellik sağladığını inkâr edenler dışında herkes için bu durum çok açıktır. Tanrı’nın niyeti, yaratılan her şeyin doğaları elverdiği ölçüde Tanrı’ya benzer olmasıdır. Bu yüzden “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” (Yaratılış, 1:26) dendi. Her şeyin ona benzediği söylense ancak yaratılan alt düzey parçanın Tanrı’nın sureti olduğu söylenemese de bütün evren ilahi iyiliğin ayak izinden başka nedir ki? Bu yüzden insan soyu iyidir ve olabileceği en iyi durumdadır çünkü olabildiğince Tanrı’ya benzer yaratılmıştır. Ancak insan soyu en çok, tek olduğunda Tanrı’ya benzer çünkü tekliğin gerçek prensibi bir tek O’na aittir. Bu yüzden kitap şöyle der: “Dinle ey İsrail! Efendimiz Tanrı tek Tanrı’dır” (Markos, 12:29). İnsan soyu ancak tek vücut olarak birleşirse tekliğe yaklaşabilir, açıktır ki bu da bir prensin tebaası olmadan mümkün değildir. İnsanoğlunun Tanrı’ya en fazla benzemesi böylesi bir bağlılıkla mümkündür ve bunun sonucunda böylesi bir bağlılığın ilahi niyete en uygun durum olduğu anlaşılır; bu bölümün başında açıkladığımız gibi, insan için en iyi olan budur.

    Yineleyelim, her oğul doğasının izin verdiği kadarıyla mükemmel bir babanın ayak izlerini takip ettiği sürece her şey olabilecek en iyi durumdadır. İnsanoğlu, her işinde en mükemmeli yapan cennetin oğludur; çünküDoğal Öğrenme’nin ikinci kitabına göre “insan ve insanı oluşturan güneş”i O yapmıştır. Bu yüzden insan soyu, doğasının izin verdiği ölçüde cennetin hareketlerini taklit ettiğinde ulaşabileceği en iyi düzeye ulaşır. Tüm cennet de tek bir hareketle, yani primum mobile ile ve tüm parçaları ile tüm hareket ettiricileri tek hareket ettirici olan Tanrı tarafından yönetildiğinden (ve insan aklı bu hareketi bilim sayesinde anlayabildiğinden) dolayı; argümanımız doğruysa insan soyu, hem hareketleri hem de hareket ettirenleri cennetin hareketi gibi tek bir prens tarafından, tek bir kanuna göre ve tek bir devinimle yönetildiğinde en iyi durumdadır. Bu argüman ışığında, dünyanın refahı için insanlar tarafından imparatorluk denilen bir monarşinin veya tek bir prensliğin varlığı açıkça gereklidir. Boethius “Ey insan ırkı, cennete hükmeden sevgi kalbinize de hükmediyorsa ne mutlu size!” derken bunu düşünmektedir.

    Nerede bir ihtilaf varsa orada bir hüküm olmalıdır, aksi takdirde telafisi olmayan bir kusur var demektir ve bu (kusur) imkânsızdır; çünkü Tanrı da doğa da gerekli şeyleri tedarik etme konusunda başarısız olmaz. Ancak biri diğerine tabi iki prens arasında bir ihtilaf olabileceği açıktır, bu durum hem kendi hatalarından hem de tebaalarının hatalarından dolayı ortaya çıkabilir. Bu yüzden bu ikisinin arasında hüküm vermenin bir yolu olmalıdır. Ayrıca biri diğerine tabi olmadığından birbirleri hakkında hüküm de veremezler (çünkü eşitleri birbirinden üstün kılan bir kural yoktur), bu nedenle yargı yetkisi bu iki prensten de yüksek olan ve her ikisini de kendi kanunları çerçevesinde yargılayabilecek başka bir prense ihtiyaç vardır. Bu prens monarşik bir hükümdar olabilir ama olmaması da mümkündür. Bir hükümdarsa aradığımızı bulmuş oluruz; değilse onun da kendi yargı yetkisine tabi olmayan bir eşiti olabilir, o zaman yeniden bir üçüncü aramamız gerekir. Bu şekilde ya sonsuza kadar gitmemiz gerekir, ki bu imkânsızdır ya da hükümleriyle doğrudan veya dolaylı olarak tüm ihtilafları çözebilecek olan ilk ve en yüksek yargıca, bir monarşik hükümdara ya da imparatora ulaşırız.

    (...) Onlar [papalık monarşisini savunanlar] Matta İncilinde Hz. İsa’nın Petrus’a söylediği bir sözü de öne sürer: “Yeryüzünde bağlayacağın her şey, göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey, göklerde de çözülmüş olacak” (Matta, 16:19). Matta ve Yuhanna İncillerinde geçenler tüm Havarilere söylenmiş gibi de düşünülebilir. Buna dayanarak Tanrı’nın Petrus’a her şeyi bağlama ve çözme gücünü verdiğini iddia ediyorlar; çıkarsamalarına göre imparatorluğun kanun ve emirlerini çözme yetkisi olduğu gibi, dünyevi gücün kanun ve emirlerini de bağlayabileceğini düşünüyorlar; durum böyle olsaydı bu sonuç haklı olurdu.

    Ancak onların ana öncülünü etkileyen bir ayrım yapmamız gerekiyor. Kullandıkları kıyas şu biçimdedir: Petrus her şeyi çözebilir ve bağlayabilir; Petrus’un halefleri, Petrus’un yapabildiği her şeyi yapabilir; bu sebeple Petrus’un halefleri de her şeyi bağlayabilir ve çözebilir; bundan imparatorluğun emirlerini ve otoritesini bağlayıp çözebilecekleri sonucu çıkarırlar.

    İkincil öncülü kabul ediyorum ancak ana öncüle değinerek bir ayrım yapmam gerekiyor. “Ne olursa olsun”un içindeki ‘her şey’ tümeli, terimin kapsamını aşacak biçimde genelleştirilmemiştir. “Tüm hayvanlar koşar” dersem, ‘tüm’ terimi ‘hayvanlar’ sınıfı altındaki her şeyi kapsayacak biçimde genelleştirilir. Ancak “tüm insanlar koşar” dersem, ‘tüm’ terimi sadece ‘insan’ sınıfındaki her kişiyi kapsar; “her gramerci koşar” dersem genelleme iyice sınırlanmış olur.

    Bu sebeple ‘tüm’ kelimesine dahil edilecek şeyin ne olduğunu dikkatle incelemeliyiz, genelleştirilen terimin doğasını ve kapsamını anladığımızda genellemenin kapsamını da kolayca anlamış oluruz. “Bağlayacağın her şey” dendiğinde buradaki ‘her şey’ sınırsız bir anlamda kullanılmış olsaydı söyledikleri doğru olurdu ve Papa onların söylediğinden fazlasını bile yapabilirdi; kadını kocasından boşayabilir, ilk kocası henüz hayattayken kadını başka biriyle evlendirebilirdi, ancak bunu hiçbir biçimde yapamaz. Pişman olmadığım halde beni affetmesi de mümkün olurdu ancak bunu Tanrı bile yapamaz.

    Bu sebeple sorguladığımız terimin mutlak olmadığı, bir şeye ilişkin olarak söylendiği açıktır. Petrus’a verilen gücü gözden geçirirsek yeterince açık bir cevap bulabiliriz. Hz. İsa, Petrus’a “Göklerin Egemenliği’nin anahtarını sana vereceğim” (Matta, 16:19) yani “Seni Göklerin Krallığı’nın kapıcısı yapacağım” demiştir. Bunun ardından “her şey” der, burada bu kelime ‘bununla ilgili’, yani ‘bağlama ve çözme gücüne sahip olmak’ görevine atıfta bulunmaktadır. Bu yüzden ‘her şey’ burada genel değil sınırlı biçimde dağıtılır, göklerin krallığının anahtarı ile ilgili görevi işaret eder.

    (...) Bu yüzden dünyevi monarşi otoritesinin bir aracı olmaksızın doğrudan evrensel otoritenin kaynağından geldiği açıktır; bu kaynaktan çıkanlar bir olup Tanrı’nın iyiliğinin bereketinin kanallarından akar.

    Şimdi artık önüme koyduğum hedefe ulaştığımı düşünüyorum. Sorularımın cevabını açığa çıkardım: Dünyanın refahı için monarşi makamı gerekli midir? Romalılar monarşi makamını üstlenmekte haklı mıdır? Ve son olarak, monarşi otoritesi doğrudan Tanrı’dan mı yoksa başkasından mı kaynaklanır? Ancak bu son sorunun cevabı dar biçimde verilerek belirli bazı meselelerde Roma Prensinin Roma Papalığına tabi olduğu inkâr edilmemelidir. Çünkü ölümlülere özgü olan mutluluk bir anlamda ölümü tatmayacak olanlara özgü mutluluğa benzer biçimde düzenlenmiştir. Bu sebeple tıpkı ilk erkek çocuğun babasına saygılı olduğu gibi Caesar da Petrus’a saygılı davranmalıdır, böylece babasının inayetinin ışığıyla aydınlanabilir ve hem ruhani hem de dünyevi tüm şeylerin hükümdarı olan O’nun tarafından yerleştirildiği dünyayı daha güçlü biçimde aydınlatabilir.


dusuncetarihi.com'dan iktibas edilmiştir.