Platon'un Devleti-3

Platon'un Devleti-3

Platon, adil devlet düzenine ve politikaya dair görüşlerine Devlet adlı eserinde yer vermiştir
Mepa Haber Merkezi
Hocası Sokrates’in Atinalılar tarafından oy çokluğuyla ölüme mahkûm edilmesi, Platon’un şüphelerini daha da artırır. Dolayısıyla, düşünceleri siyasal yaşamın doğasına ve temeline odaklanır. Platon’un siyaset konusundaki araştırmaları, Devlet’te yer almıştır. Siz değerli Mepanews okuyucuları için sunduğumuz bu üçüncü ve son kısımda Adeimantos ile Glaukon’un katıldığı tartışmayı Sokrates yönetmektedir; tartışma onun konuşmasıyla başlar.
Devlet (3)*
Platon
“Bence,” dedim, “site insanların ihtiyaçlarından doğar. Hiç kimse kendi kendine yetemez, hepimizin birçok gereksinimi vardır. Sitenin ortaya çıkmasında başka bir şeyin belirleyici olduğu düşünülebilir mi?”
“Hayır, düşünülemez.”
“Birçok gereksinimimiz olduğu ve bunların karşılanması için kimi insanlara gerek duyduğumuzdan, bir ihtiyacımız için birine, başka bir ihtiyacımız için de başka birine başvururuz. İhtiyaçlarımızı karşılayan bu insanlar hep birlikte bir yerde bulunurlar. İşte burası sitedir.”
“Doğru,” dedi.
“Kendi aralarında değiş tokuş yaparlar. Bu değiş tokuşun kendi yararlarına olacağını düşünerek biri bir diğerine bir şey verir, diğeri de bunu alır.”
“Çok doğru.”
“O halde,” dedim, “bir site kurduğumuzu düşünelim. Bu sitenin ortaya çıkışındaki temel etkenin insanların ihtiyaçları olduğunu düşünelim.”
“Pekiyi.”
“Temel ve en büyük ihtiyacımız, yaşamanın ve var olmanın koşulu olan yiyeceklerdir.”
“Elbette.”
“İkinci ihtiyacımız barınma, üçüncü ihtiyacımız da giyecek ve benzeri şeyler.”
“Evet.”
“Şimdi de yaşadığımız sitede bunların nasıl karşılanacağını görelim. Birinin çiftçi, diğerinin inşaatçı, başka birinin de dokumacı olduğunu farzedelim. Bunlara bir de kunduracı ya da fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayacak başka birini de ekleyelim mi?”
“Olur, tabii.”
“En yalın haliyle site dört ya da beş kişiden oluşacak.”
“Evet.”
“Pekiyi, bu insanlar nasıl çalışacaklar? Her biri, diğerleri için de üretim yapacak mı? Örneğin çiftçi, dört kişi için üretim yapıp kendi yiyeceklerini elde etmek için sarf edeceği emeğin dört mislini sarf ederek kendi ihtiyaçlarının yanında, diğerlerinin ihtiyacı için de mi yiyecek sağlayacak? Yoksa ötekilerini hiç düşünmeyip onlar için de yiyecek sağlamanın derdine düşmeden, harcayacağı zamanın dörtte birini harcayarak, sadece kendisi için yiyecek sağlayıp zamanının geri kalanını da, ötekilerle hiçbir ortaklığa girmeden, diğer ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ev, giysi ve ayakkabı yapmak için çalışarak mı geçirecek?”
Adeimantos, çiftçinin sadece yiyecek sağlayıp diğer işlerle ilgilenmemesi gerektiğini söyledi.
“Zeus adına, ben de bunun daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu söylediğin bana, insanların birbirlerine benzemediklerini hatırlattı. Hepimiz, farklı zanaatlara uygun olacak şekilde, farklı özelliklere sahibiz. Sence de öyle değil mi?”
“Çok doğru.”
“Pekiyi, birine bir iş yaptıracağın zaman, o kişinin birçok uğraşı olmasını mı, yoksa tek bir sanatı olmasını mı istersin?”
“Sadece bir sanatı olmasını isterim.”
“Ayrıca, zamanında yapılmayan bir işin düzgün olması beklenemez, değil mi?”
“Tabii ki.”
“Çünkü iş, insanın boş zamanı olmasını beklemez. İnsanın yaptığı işi takip etmesi ve amacının iş olması gerekir.”
“Evet, öyle olması gerekir.”
“Bu durumda şunu anlıyoruz ki, insan, özelliklerine uygun bir işi, diğer işlerini bir kenara bırakarak zamanında yaparsa, hem daha çok, daha kolay ve daha iyi üretir.”
“Kesinlikle.”
“O halde Adeimantos, ihtiyaçları karşılayabilmek için dört şehirden fazlasına gerek duyulacak. Çünkü çiftçi, gerçekten kaliteli olacaklarsa, kendi sabanını, kendi çapasını ve diğer tarım aletlerini kendisi yapmayacaktır. İnşaatçı da, kullanacağı aletleri kendisi yapmayacaktır, dokumacı ve kunduracı da.”
“Doğru.”
“Öyleyse, daha şimdiden şekillenmeye başlayan küçük sitemizde marangozlar, demirciler ve başka zanaat sahipleri de olacaktır, değil mi?”
“Evet.”
“Çiftçilerimize, saban sürmek için öküz, inşaatçılarımız ve yine çiftçilerimiz için yük hayvanı, kunduracı ve dokumacılara da yün ve deri sağlamak için sığır çobanlarımız, koyun çobanlarımız ve başka çobanlarımız da olsa, sitemiz yine de çok büyük olmaz.”
“Evet, doğru. Ancak, bütün bu insanların içinde bulunacağı site pek de küçük olmaz.”
“Bir de sitemizin nerede olacağı sorunu var. Hiçbir şeyin başka bir yerden getirilmesine gerek duyulmayacak bir yer bulmak neredeyse imkânsız.”
“Evet.”
“O halde, ihtiyaç duyulan şeyleri başka bir siteden getirecek insanlar da olmalı.” “Evet, olmalı.”
“Eğer bu insanlar, bir siteye, oradakilerin ihtiyacı olan hiçbir şey götürmeden giderlerse elleri boş döneceklerdir.”
“Çok doğru.”
“Bundan dolayı, daha fazla çiftçiye ve daha fazla zanaatkâra ihtiyaç duyulacak, öyle değil mi?”
“Evet, öyle görünüyor.”
“Başka sitede yaşayanlara mal verip onlardan mal alacak insanlara, yani tüccarlara da gerek duyulacak, öyle değil mi?”
“Evet.”
“Öyleyse, tüccarlarımız da olacak.”
“Evet, olacak.”
“Eğer deniz yoluyla ticaret yapılacak olursa, çok sayıda usta gemiciye de ihtiyaç duyulmayacak mı?”
“Evet, çok sayıda usta gemici gerekecek.”
“Pekiyi, bu insanlar ürettiklerini site içinde nasıl değiş tokuş edecekler? Hatırlayacağın gibi, bunlardan bir toplum yaratıp bir site oluşturduğumuz zaman, güvence altına almamız gerekecek esaslardan biri, bu karşılıklı değişim işi olacaktır.”
“Tabii ki alışveriş yaparak.”
“O halde bu insanların bir pazaryerine ve alışverişte kullanılmak üzere paraya ihtiyaçları olacak.”
“Evet.”
“Bir çiftçinin ya da bir zanaatkârın pazara kendi ürününü getirdiğini, ama pazarda değiş tokuş yapabileceği kimsenin olmadığını farz edelim. Bu durumda, işini gücünü bir kenara bırakıp pazaryerinde boş boş oturacak mı?”
“Tabii ki, hayır! Böyle bir gereksinim karşısında devreye satıcılar girecektir. İyi düzenlenmiş sitelerde, genellikle fiziksel bakımdan güçsüz olan ve bu yüzden de kolay kolay bir işe yaramayan insanlar vardır. İşte, bu insanların işi, pazarda bulunup malını satmak isteyenlere para vermek, mal satın almak isteyenlerden de para almaktır.”
“Öyleyse, bu insanlara olan gereksinimden dolayı, sitemizde satıcılar da olacaktır. ‘Perakende satıcı’ sözcüğü, pazaryerinde oturup satın alma ve aldıklarını satma işiyle uğraşan kişiler; ‘tüccar’ sözcüğü de, ticaret amacıyla bir şehirden diğerine gidip duran kişiler için kullanılıyor, değil mi?”
“Evet,” dedi.
“Bir de, aklın kullanılmasını gerektiren işlerde yeterli olmayan, ama bedensel güçleri oldukça fazla olan insanlar vardır. Bunlar da bedensel güçlerini satarlar. Bu insanlara gündelikçi, emekleri karşılığında aldıkları paraya gündelik denir.”
“Doğru.”
“O halde, gündelik ile çalışanların da sitemizde bir yeri olacaktır, değil mi?”
“Evet.”
“Pekiyi Adeimantos, sitemiz yeterince büyümedi mi?”
“Sanırım büyüdü.”
“Öyleyse, doğruluk ve yanlışlık nerede, sitenin hangi kısmında ortaya çıkar? Ve bunların hangisi sitemize girmiştir?”
“Bunu bilmiyorum Sokrat,” dedi.
“Muhtemelen yurttaşların birbirleriyle yapacakları alışverişlerde… Doğruluk ve yanlışın görüleceği başka bir yer gelmiyor aklıma.”
“Galiba doğru söylüyorsun,” dedim, “bu konuyu ciddi ciddi düşünüp araştırmamıza devam etsek iyi olur.”
“O zaman, öncelikle bir araya getirdiğimiz bu insanların yaşam tarzlarının nasıl olacağını düşünelim. Kendileri için mısır, şarap, elbise, ayakkabı üretip ev yapmayacaklar mı? Bir evleri olduğunda da yazları genellikle çıplak ve yalınayak, kışları ise elbise ve ayakkabı giyip çalışacaklardır. Arpa unu ve buğday ununu yoğurup pişirerek güzel çörekler, ekmekler yapıp bunlarla besleneceklerdir. Porsuk ağacı ya da mersin ağacı odunundan yaptıkları sedirlerin üzerine buğday saplarından yapılmış bir hasır koyup veya temiz yapraklar serip yiyeceklerini ve içeceklerini bunların üstüne koyacak ve arkalarına yaslanacaklardır. Başlarına çelenklerini takacaklar ve mutlu bir şekilde sohbet edip tanrıları öven sözler söyleyerek yemeklerini yiyecekler, kendi yaptıkları şaraptan içeceklerdir. Yoksulluk ve savaş tehlikelerini de göz önünde bulundurarak, bakabilecekleri kadar çocuk yapmaya özen göstereceklerdir.”
“Ama,” dedi Glaukon araya girerek, “görüyorum ki insanlara katıksız ekmekle ziyafet çekiyorsun.”
“Doğru,” dedim, “unutmuşum. Tabii ki yemeklerine tuz koyacaklar; zeytin ve peynirleri de olacak. Köylülerin yaptığı gibi, sebze yemekleri pişirecekler. Tatlı olarak da, onlara incir, bezelye ve fasulye vereceğiz. Ölçüyü kaçırmadan içerken, ateşte mersin taneleri ve meşe palamutları pişirecekler. Bu şekilde beslenerek, barış ve huzur içinde yaşlanıp hayatlarının sonuna gelecek ve çocuklarına da benzer bir hayat bırakacaklar.”
“Evet, Sokrat,” dedi, “eğer domuzlar için bir site oluşturuyor olsaydın, o hayvanları da böyle mi beslerdin?”
“Pekiyi, sen ne önerirdin, Glaukon?”
“Bu insanlara hayatın olağan rahatlıklarını sağlamalısın,” dedi, “rahat yaşayan insanlar, sedirde yatıp masada yemek yerler ve bizimkiler gibi katıkları ve tatlılar da olmalıdır.”
“Evet,” dedim, “şimdi anlıyorum. Üzerinde durmamı istediğin mesele basit bir site değil, rahatlık düşkünü bir sitenin nasıl şekilleneceği. Bunun kötü bir tarafı yok belki de. Çünkü böyle bir sitede, doğruluk ve yanlışlığın nasıl ortaya çıktığını görme şansımız daha yüksek olacaktır. Benim düşünceme göre, doğru ve sağlıklı site, tanımladığım şekilde olan sitedir. Sitenin hastalıklı halini görmek istiyorsan da buna bir itirazım yok. Çoğu insan, benim basit site tanımımla tatmin olmayacaktır. Her türden sedirler, masalar, başka eşyalar, lezzetli yiyecekler, güzel kokular, tütsüler, kadınlar ve çörekler isteyeceklerdir. Bu durumda, ev, elbise ve ayakkabı gibi başta bahsettiğim, yaşam için zorunlu olan gereksinimlerin ötesine geçmemiz gerekiyor. Boyacı ve nakışçıların çalışmaya başlamaları; altın, fildişi ve her türden malzemenin de temin edilmesi gerekecektir.”
“Doğru,” dedi.
“O halde, sitemizi daha da büyütmek zorundayız. Çünkü başta belirttiğimiz sağlıklı site artık yeterli değildir. Pekiyi, şimdi sitede temel gereksinimleri karşılamayan bir sürü uğraş mı olacak? Avcılar, biçim ve renkler üzerinde çalışacak olanlar, müzik sanatçıları, şairler ve şairlerle birlikte onların yardımcıları, tiyatro oyuncuları, rhapsodoslar (1), sanatçılar, özellikle de kadın giysileri için çeşit çeşit kumaş ve parça yapan ustalar gibi öyle mi? Daha fazla köleye de ihtiyacımız olacak. Eğiticiler, dadılar, süt analar, hizmetçiler, berberler, fırıncılar ve aşçılar ve hatta domuz çobanları da istemeyecek miyiz? Daha önce sözünü ettiğimiz site modelinde gereksinim duyulmayan ve bu yüzden sitemizde yer almayan bu insanlara artık ihtiyacımız mı olacak? İnsanların, etini yiyecekleri çeşit çeşit hayvanları besleyecekleri için onlar da unutulmamalı, öyle değil mi?”
“Tabii ki.”
“Bu durumda, hekimlere çok daha fazla ihtiyacımız olacak.”
“Evet, öyle olacak.”
“Üzerinde ilk yerleşenler için yeterli olan topraklar, artık çok küçük kalacak ve yeterli olmayacak, değil mi?”
“Çok doğru.”
“Otlak ve ekili arazi haline dönüştürmek için komşularımızın topraklarının bir bölümünü almak isteyeceğiz. Eğer bizim gibi, zorunlu gereksinimlerin ötesine geçip sonsuz bir zenginlik hevesine kendilerini kaptırırlarsa, komşularımız da bizim topraklarımızın bir bölümünü almak istemeyecekler mi?”
“Sokrat, bu kaçınılmaz olacak.”
“O halde, savaşacağız Glaukon, öyle mi?”
“Kesinlikle,” dedi.
“Savaş, yararlı bir şey midir, zararlı bir şey mi? Daha buna karar vermeden; gerek site, gerekse bireyler bakımından; sitelerin içinde bulunan tüm kötülüklerin sebeplerinden dolayı, savaşın ortaya çıktığını anlamış bulunuyoruz.”
“Şüphesiz ki, öyle.”
“Sitelerimizin toprakları artık daha da genişlediğine göre, bu sefer de biraz önce tanımladığımız varlıkların ve insanların yanı sıra, tüm sahip olduklarımızın da istilacılara karşı korunması için eksiksiz bir orduya gerek duyulacak.”
“Neden?” dedi, “bu insanlar kendi kendilerini koruyamayacaklar mı?”
“Hayır,” dedim, “sitenin şekillendirilmesi sırasında hepimiz tarafından kabul edilen temel düşünceye göre, kendi kendilerini koruyamazlar. Hatırlayacağın gibi temel düşüncemiz, bir insanın birden fazla işi başarıyla yapamayacağı idi.”
“Çok doğru,” dedi.
“Pekiyi, savaş bir sanat değil midir?”
“Tabii ki öyledir.”
“Pekiyi, savaş sanatı kunduracılık kadar dikkat gerektiren bir sanattır, öyle değil mi?”
“Evet, öyle.”
“Ayakkabılarımızın iyi bir şekilde yapılması için kunduracının çiftçi, dokumacı ya da inşaatçı olmasına izin vermemiştik. Sadece kunduracıya değil, herkese özelliklerine uyan bir iş verilmişti ve herkese hayatı boyunca başka bir işle ilgilenmeyip kendi işinde çalışmaya devam edecekti. Önüne çıkan fırsatları kaçırmayıp kendi işinde ustalaşacaktı. Hiçbir iş, görevini iyi yapan bir savaşçınınki kadar önemli olamaz. Pekiyi, savaş sanatı, aynı zamanda bir çiftçi, kunduracı ya da başka bir zanaatta çalışan insanların da kolaylıkla edinebileceği bir sanat mıdır? Hiç kimse, küçüklüğünden itibaren kendini yalnız zar ve dama oyununa adamamış, sadece eğlence olsun diye bu oyunu oynamışsa, iyi bir zar ve dama oyuncusu olamaz, değil mi? Hiçbir alet, nasıl kullanılacağı öğrenilmemişse, üzerinde kafa yorulmamışsa, bir insanı usta bir işçi ya da usta bir savaşçı yapmaz. O halde, bir kalkanı ya da başka bir savaş aletini ilk kez eline alan biri, ister ağır silahlarla donanmış bir orduda olsun, isterse başka bir orduda, nasıl bir günde iyi bir savaşçı olacak?”
“Evet,” dedi, “nasıl kullanacaklarını kendileri öğreten aletler bulunsaydı, bunlara paha biçilmezdi.”
“Toprakları koruyanların yaptıkları işin değeri arttıkça,” dedim, “daha fazla zamana, ustalığa, sanata ve uygulamaya gerek duymayacaklar mıdır?”
“Buna şüphe yok,” dedi.
“Yapacakları iş için özel bir yeteneklerinin olması gerekmez mi?”
“Kesinlikle gerekir.”
“Öyleyse, sitenin korunması görevi için ne tür özellikler gerektiğini belirleyelim.”
“Belirleyelim.”
“Zeus adına, bu kolay olmayacak,” dedim, “ama cesur olup elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.”
“Evet, yapmalıyız.”
“Koruma ve gözetleme işinde soylu olan bir gencin, yaratılış bakımından iyi beslenmiş bir köpek gibi olması gerekmez mi?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Her ikisi de düşmanı hemen görebilmeli ve ona yetişmek için çevik hareket edebilmeli. Düşmanı yakaladıktan sonra da onunla dövüşebilecek kadar güçlü olmalıdır.”
“Tüm bu niteliklere ihtiyaç olacaktır.”
“İyi birer savaşçı olacaklarsa da cesur olmalıdırlar, değil mi?”
“Elbette.”
“Cesareti olmayan bir atın, köpeğin ya da başka bir hayvanın cesur hareket edebilmesi mümkün müdür? Cesaretin nasıl da yenilmez, alt edilemez bir şey olduğuna ve varlığının, içinde bulunduğu ruhu nasıl da korkusuz ve boyun eğmez kıldığına hiç tanıklık ettin mi?”
“Evet, ettim.”
“O halde, koruyucuların sahip olmaları gereken bedensel nitelikler hakkında bir fikrimiz oluştu.”
“Evet.”
“Ruhsal nitelikleri de biliyoruz. Ruhları cesaretle dolu olmalı, değil mi?”
Sokrat, daha sonraları, sıradan yurttaşların bilge hamilerin yönetimine nasıl razı edilecekleri sorusunu gündeme getirir. Verdiği cevap, onlara masal/efsane anlatmayı önermektir.
Bazılarınız yönetme gücüne sahip. Tanrı bunları altından yaratmıştır ve onlar en saygıdeğer insanlardır. Bazılarınızı, yani yardımcıları ise, ikinci derecede önemli oldukları için gümüşten yaratmıştır. Çiftçi ya da zanaatkâr olacak diğerlerini de pirinç ve demirden yaratmıştır. Bunların çocukları da genel olarak aynı özellikleri taşıyacak. Ancak, sonuçta hepsi de aynı soydan geldikleri için, altından yaratılmış bir ananın altın oğlu olabilecektir. Tanrı, yöneticilerden ilk ve en önemli ilke olarak, her şeyden önce ırk saflığının korunmasını istemektedir. Yöneticiler, yurttaşların çocuklarının hangi maddelerden oluştuklarını gözetlemelidirler. Çünkü altın ya da gümüşten yaratılmış bir anadan doğan çocuk, yapısında pirinç ve demir taşırsa doğa, toplumsal sınıfların düzenini değiştirir. Bu durumda, yöneticiler daha alt bir sınıfa dahil olduğu için çocuğa acımazlar ve onu bir çiftçi ya da zanaatkâr yaparlar. Aynı şekilde, bazı zanaatkâr çocuklarının yapılarında altın ve gümüş bulunabilir. Bu yüzden, daha üst bir sınıfa dahil olacaklarından koruyucu ya da yardımcı olabileceklerdir. Bir kâhinin söylediği gibi, ne zaman ki pirinç ve demirden yaratılmış biri siteyi denetim altında tutmaya kalkar, işte o zaman site yıkılır. Mitosumuz bu ve bu mitosu sitenin yurttaşlarına inandırma şansımız var mı sence?”
“Şimdiki nesli inandırma şansımız yok,” dedi, “ancak, bir sonraki ve daha sonraki nesilleri inandırabiliriz.”
“Zor olduğunu biliyorum,” dedim, “insanların böyle bir şeye inanmalarını sağlamak, onların siteye ve birbirlerine olan sorumluluk duygularını arttırır. Bu kadar mitos yeter. Biz topraktan doğma kahramanlarımızı silahlandırıp liderlerinin emrine verirken; bu mitos da bir rivayet olarak, diğer sitelere anlatılsın. Kahramanlarımız, herhangi bir itaatsizlik halinde isyanı bastırabilecekleri ve kendilerini, dışarıdan sürünün üstüne saldıran kurtlara benzeyen düşmanlarından koruyabilecekleri bir yer araştırıp seçsinler. Bu yere gelip tanrılara kurbanlar kessinler ve oraya yerleşsinler. Öyle değil mi?”
“Evet,” dedi.
“Yerleştikleri yerler, kışın soğuğundan, yazın sıcağından onları koruyacak nitelikte olmalı.”
“Sanırım, yerleştikleri yerler derken evleri kastediyorsun.”
“Evet,” dedim, “ama bunlar koruyucuların evleri olsun, tüccarların değil.”
“Ne fark eder ki?”
“Açıklamaya çalışayım. Bir çoban için, disiplinsizlikten, açlıktan veya herhangi bir kötü alışkanlıktan dolayı koyunlara saldırıp onları rahatsız eden ve köpekten çok kurt gibi davranan bekçi köpekleri beslemek çok kötü ve akıl dışı bir şey değil midir?”
“Evet, öyledir.”
“O halde, yurttaşlarımızdan daha güçlü olan yardımcılarımızın, onların dostu olmaları gerekirken birer tiran olup çıkmamalarını sağlamak için her türlü önlem alınmalıdır.”
“Evet, buna büyük özen gösterilmeli.”
“Gerçekten nitelikli olan bir eğitim, en iyi güvence olmaz mı?”
“Ama zaten iyi eğitilmiş olacaklar,” dedi.
“Bundan o kadar emin değilim, sevgili Glaukon,” dedim, “nasıl olursa olsun, doğru bir eğitimin bu kişileri, birbirleriyle ve korumaları altında olanlarla iyi ilişkiler geliştireceğine ve daha insani bir hale getireceğine inanıyorum.”
“Çok doğru,” dedi.
“Eğitimleri, evleri ve başka her şeyleri, koruyucu olarak sahip oldukları erdemleri zayıflatmayacak ve diğer yurttaşları rahatsız etme isteği uyandırmayacak şekilde düzenlenmelidir. Aklı başında herkes bunu kabul etmeli.”
“Evet, kabul etmeli.”
“O zaman, idealimizdeki koruyucuların yaşam şekillerinin nasıl olacağına karar verelim: İlk olarak, hayatını sürdürmek için gerekli olanın dışında, hiçbirinin özel mülkü olmamalı. Evlerinin ve depolarının kapıları, başkaları girmesin diye kapalı tutulmamalı. Erzakları ölçülü ve cesur olan eğitilmiş savaşçıların gerek duyacağı miktar ve nitelikte olmalı. Yurttaşlardan alacakları ücret, sadece o yılın masraflarını karşılayacak sabit bir ücret olmalı. Savaşçılar gibi bir arada yaşamalılar. Altın ve gümüşün, Tanrı’nın eseri olduğunu ve kendi içlerinde de bu maddelerin bulunduğunu söylemeliyiz ki, maden artıklarına ihtiyaç duymasınlar ve bu türden maddesel karışımlarla kutsal olan altın ve gümüşü kirletmesinler. Çünkü sıradan madenler kötülüklerin kaynağıdır, ama onların içindeki madenler katışıksızdır, temizdir. Ancak tüm vatandaşlar arasında sadece onlar, gümüş ve altına dokunamaz ya da bu madenleri ellerine alamaz, evlerinde bulunduramaz, giysilerine takamaz, altın veya gümüş kaplardan içemezler. İşte, bu onların kurtuluşu olacak, kendileri de sitenin kurtarıcıları olacaklar. Ama ev, toprak ya da para sahibi olurlarsa, koruyucu olacak yerde ev sahibi ve çiftçi; diğer yurttaşların dostu olacak yerde de onların düşmanı ve tiran olup çıkarlar. Tüm hayatlarını, nefret eden ya da nefret edilen, entrikalar çeviren veya entrikalara kurban giden kişiler olarak, dış düşmanlardan çok, iç düşmanlardan korkarak geçirirler. Bu şartlarda, kendilerinin yok olup sitenin yıkılması an meselesidir. Bu sebeplerden dolayı, sitenin anlattığımız şekilde düzenleneceğini, korucuların evleri ve diğer tüm meselelerle ilgili olarak belirlenecek kuralların bunlar olacağını ilan etmemiz gerekmez mi?”
“Evet, gerekir,” dedi Glaukon.
Sokrat, devletin adil bir biçimde yönetilebilmesi için sahip olunması gereken bilginin tabiatı ve önemine dair tespitlerini Devlet’te daha önce yaptığından, bu kez doğru bir yönetim oluşturmak için en hızlı ve kolay yolların neler olabileceğini sorgular.
“Gerçek sitenin kurguladığımız örneğe her yönden uyacağını ispatlamaya zorlamamalısın beni. Bir sitenin, önerdiğimize yakın bir şekilde nasıl yönetileceğini bulabilirsek, kurguladığımız sitenin gerçekleştirilebilirliğini de göstermiş oluruz. Bu da bize yeter. Eminim ki, ben bununla da tatmin olurum. Sen olmaz mısın?”
“Evet, olurum.”
“Şimdi sana, kötü yönetilen sitelerdeki eksiklikleri ve onları daha iyi birer site yapacak küçük değişiklikleri anlatayım. Bu değişiklikler mümkün olduğunca az ve küçük değişiklikler olsun.”
“Pekiyi, yapalım.”
“Sitede küçük ya da kolay olmayan ama gerçekleştirilebilir bir değişiklikle düzelme sağlanabilir.”
“Nedir bu değişiklik?”
“İşte, dalgaların en büyüğü dediğim dalga geliyor. Bu dalga kırılıp beni kahkaha ve utanç içinde boğsa da düşündüklerimi anlatacağım. Söyleyeceklerimi iyi dinle.”
“Pekiyi, söyle.”
“Filozoflar kral olmadıkça, tüm dünyadaki kral ve mevki sahipleri filozof ruhuna ve gücüne sahip olmadıkça; aynı kişide hem siyasi beceri, hem akıl birleşmedikçe, farklı yaratılışta olanlar birbirini dışlamayı bırakmadıkça, hiçbir site, hiçbir insan, dertlerden kurtulamaz. Bu duruma, sadece bizim sitemizin var olma ve gün ışığını görme şansı olacaktır. İşte, sevgili Glaukon, fazla ölçüsüz olduğuna inanmasam, seve seve dile getireceğim düşünce bu olacaktı. Ama, gerek devlet işlerinde, gerekse özel yaşamda bizim sitemiz haricinde hiçbir sitede mutluluğun olmayacağına inanmak gerçekten güç...”
* Platon (Eflâtun), Devlet, Türkçesi: Ersin Uysal, Dergah Yayınları, 1995.


(1) Antik Yunan’da kent kent dolaşarak şiirler, özellikle Homeros’tan parçalar okuyan halk ozanları.

dusuncetarihi.com’dan  iktibas edilmiştir.