Ulus devletlerin sonu, şehir devletlerinin dönüşü

Ulus devletlerin sonu, şehir devletlerinin dönüşü

Ulus devletleri tarih sahnesine gireli çok olmadı ancak bu yüzyılın sonunu getiremeyeceklerine dair oldukça fazla kanıt bulunmakta.
Mepa Haber Merkezi
Eğer 1500 yıl öncesinin Doğu Avrupa’sında doğmuş olsaydınız, Roma İmparatorluğu’nun sonsuza dek hüküm süreceğine inanırdınız. Sonuçta bu büyük imparatorluk 1000 sene boyunca tarihte yer aldı, ancak mali ve askeri bir gerileme döneminin ardından dağıldı. MS 476 yılına gelindiğinde artık yoktu. Bu olaylar, tıpkı Firavun'un, Papalık Devleti’nin, Fransız devriminden önceki Krallığın halkları için olduğu kadar kudretli Roma İmparatorluğun kanatları altında yaşayan halk için de düşüncesi bile uzak olan şeylerdi.
 
Aynı şekilde bizler de “ülkeler” altındaki hayat modelinin sonsuz ve dokunulmaz olduğunu düşündüğümüz bir hayal dünyası içerisindeyiz. Evet, demokrasiler ve diktatörlükler var ancak bütün dünya günümüzde ulus devletlerden oluşmaktadır. Ulus devletin bileşenleri bir ulus (ortak özellikleri ve karakteristik özellikleri olan insan grubu) ve devlettir (tanımlanmış bir toprak parçası üzerinde diğer ulus devletler tarafından kabul edilen sınırları olan egemen siyasi sistem oluşumu). Devletlerin olmadığı bir dünya hayal etmeye çalışın… edemezsiniz. Benlik hissiyatımız, sadakatimiz, haklarımız ve sorumluluklarımız hep devletler üzerinden bir anlam kazanır. 

Ancak bu durum gerçekten gariptir zira bu devletler o kadar da uzun süredir ortalıkta olan yapılar değildir. 19. yy. ortalarına kadar dünya, imparatorluklar, üzerinde henüz hak iddia edilmemiş topraklar, şehir devletleri ve belediyelerden oluşmaktaydı. Yolculuk edenler sınırları herhangi bir denetime maruz kalmadan geçiyordu. Sanayileşme toplumları git gide daha karmaşık hale getirdiğinden, büyük merkezi bürokrasiler toplumları yönetmek üzere boy göstermeye başladılar. Bu yönetimler arasından bölgesini en iyi şekilde birlik altında tutan, kayıtlarını daha iyi muhafaza eden ve hareket koordinasyonunu (savaş) en iyi sağlayanlar komşularına göre daha güçlü oldular. Devrimler – özellikle ABD (1776) ve Fransa (1789) – genel olarak “ulusal çıkar” diye tanımlanan fikrin ortaya çıkışını kolaylaştırdı, bir yandan da ortak dil, kültür ve kimlik olgularını kullanarak iletişimi güçlendirdi. Emperyal yayılma, ulus devlet modelinin dünyaya hızla yayılmasına yol açtı ve 20. yy. ortalarına gelindiğinde artık ulus devlet olmayan bir yapı kalmadı. Bugün dünya üzerinde 193 ulus devlet hüküm sürmektedir. 

Bununla birlikte, ulus devlet modeli, sınırları, merkezi hükümetleri, ortak halkları ve bağımsız otoritesiyle günümüz dünyasının gereklerine ayak uydurmakta gün geçtikçe daha da zorlanmaya başladı. Karl Marx’ın da gözlemlediği üzere, eğer bir toplumun geçimini sağlayan üretim modelini değiştirirseniz, sosyal ve siyasi yapı da kısa süre içerisinde değişir. 
Ulus devlet modelinin karşı karşıya olduğu zor durum hiç de yeni sayılmaz. Bundan 20 yıl önce birçokları bu modelin her an çökebileceğini savundular. Gelecekçilere (futurist) göre küreselleşme ulus devletlerin elinde tuttuğu gücü yavaş yavaş baltalayarak değişim için baskı yaratıyordu. Şirketler, para ve insanlar kalkıp istediği yere gidebilirdi. Heyecan veren, yeni “internet” sınırları olmayan, özgür ve kimliksiz bir geleceğin müjdesini veriyordu. Ayrıca iklim değişikliği, internetin yönetilmesi ve uluslararası suç bir ulus devletin kabiliyetlerini aşan konular olarak görünüyordu. Sistem uluslararası sorunları çözmekte çok küçük, yerel sorunları çözmekte ise çok hantal kalmıştı. Oy kullananlar bütün bunları görmekte geç kalmadı ve “ne gereği var” deyip oy kullanmayı bırakmaya başladılar, bu durumu daha da kötüleştirdi. 1995 yılında aynı ismi taşıyan iki kitap yayımlandı. – The End of the Nation State (Ulus Devletin Sonu) --  Birinin yazarı eski Fransız diplomat Jean-Marie Guéhenno, diğerinin ki de Japon organizasyon teorisyeni Kenichi Ohmae idi. İki kitap da gücün ya yukarı yönde Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi çok uluslu oluşumlara ya da aşağı yönde bölgelere ve şehirlere kayacağı fikrini öne sürdü. 

Ulus devlet modelinin ölümü artık kapıda diye yazılan yazılar fazlasıyla abartılıydı ve yeni binyıla girildiğinde “Ulus Devletin Sonu” teorisinin kendi sonu geldi. Ancak bu teori tekrar dirildi ve bu sefer haklı olabilir. 

En son ulus devletlerin sonu geldi denildiğinde sene 1995’ti ve çevrimiçi olan insan sayısı on milyonlar seviyesindeydi. 2015 yılında bu sayı 3 milyara dayandı; 2020 yılına kadar da 4 milyardan fazla (bunun yanı sıra 20 milyar internet bağlantılı aygıt) olması bekleniyor. Dijital teknoloji ulus devlet modelini pek sevmiyor. John Perry Barlow’un 1996’da yayımladığı “Siber Uzay’ın Bağımsızlık Bildirgesi” konuyu iyi bir şekilde özetlemektedir: İnternet özgürlükçü ilkeler üzerine inşa edilmiş bir teknolojidir. Sansürsüz, merkezi olmayan, sınırları ortadan kaldıran ve şimdi de aynı anda her yerde mevcut olan bir teknoloji…

Bu ulus devlet için çok ama çok fazla sayıda problem anlamına geliyor. Günümüzde İngiliz Ulusal Sağlık Servisinin, Kuzey Kore’den yapılan bir saldırı ile rehin alınması mümkün, bu saldırıları durdurmanın çok fazla yolu yok, failleri bulup adalet karşısına çıkarmak da kolay sayılmaz. Uber ve Deliveroo gibi uygulamalar “herhangi birisinin yapabileceği türden iş” ekonomisinin boyutunu ani bir şekilde dengesiz olarak artırdı, bunun 2020 yılına gelindiğinde hükümete olan yıllık zararının 3.5 milyar İngiliz poundu olması bekleniyor. Halihazırda bitcoin ve blockchain gibi, direkt olarak merkezi bankalar ve hükümetlerden gelen para arzını hedef alan teknolojileri kullananların sayısı milyonları bulmuş durumda ve bu sayı her geçen gün artıyor. İnternet ayrıca bütün dünyada yeni değer yargılarının doğuşuna neden oldu, ve bunlar her zaman ulusal yapıda değil, örnek olarak bir çok insan kendisini günümüzde “dünya vatandaşı” olarak tanımlamaktadır. 

Eğer bir ulus sınırlarını savunamıyorsa, teknik olarak yok olmuş demektir. 

Bahsi geçen meselelerden daha vahim olan tehlikeler de mevcuttur. 17 Ekim 2016’da o zaman henüz sadece başkan adayı olan Donald Trump; “Sınırları olmayan bir ulus, ulus değildir. Amerika’yı tekrar güvenli hale getireceğiz!” şeklinde bir tivit atmıştı. Kendisine verilen karşıt tepki, aslında Trump’ın (en azından sözlerinin ilk kısmında) haklı olduğu gerçeğini gizledi. Sınırlar, kimin içeride kimin dışarıda olduğunu, kimin vatandaş sayılıp kimin sayılmadığını, ortak mallardan kimin alma yetkisi olduğunu belirler. Eğer bir ulus sınırlarını savunamıyorsa, teknik olarak yok olmuş demektir. Bu hem gittikçe büyüyen bir endişe ve üzerinde mutabakat sağlanmış, artık efsane olmaktan çıkmış bir durumdur.
Trump’ın atmış olduğu tivit Angela Merkel’in Suriyelilere sığınma hakkı tanınması konusunda söylediklerine karşıt olarak yazılmıştı. İnsanların Avrupa sınırlarındaki hareketliliğini savunanlar ve karşı çıkanlar arasındaki tartışmalar insani ve siyasi bir kriz açmıştı. Bu tartışmalar örnek olarak İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasında etkili oldu. 2015 yılında kabul edilen 1.2 milyon göçmen gelecekte tahmin edilen göçmen sayısının yanında “çerez” kalıyor. Kesin sayılar vermek zor ancak yüzyılın ortalarına gelindiğinde iklim değişikliği sebebiyle 200 milyon insanın göç etmek zorunda kalacağı tahmin ediliyor. 1.2 milyon göçmene karşı sınırlarını korumakta zorlanan AB, 200 milyon insan harekete geçtiğinde ne olacak? Tarihten gelen ders şudur ki; insanlar yer değiştirir, ve yer değiştirmeye başladıklarında bunu durdurmak oldukça zordur. 

İşte sorunun asıl merkezi budur; ulus devletler kontrol üzerine var olurlar. Eğer bir ulus devlet, bilgiyi, suçu, şirketleri, sınırları veya para arzını kontrol edemezse o yapı vatandaşlarının kendisinden beklediklerini artık yerine getiremez. Sonuç olarak, ulus devletleri garip bir şekilde herkesin kabul ettiği efsanelerdir: özgürlüklerimizden bazılarını geri kalan kısmı korumak için feda ediyoruz. Ancak bu alışveriş artık işe yaramıyorsa, efsaneyi gerçek olarak görmekten vazgeçeriz ve efsanenin üzerimizde herhangi bir etkisi kalmaz.

Ulus devlet modelinin yerine hangi sistem gelebilir?

Göze çarpan en iyi aday şehir devletleri olarak duruyor. Bir şehir devleti ulusların günümüzde sahip olduğu egemen otoriteye sahip, örnek olarak Singapur ve Monaco gibi şehirlerdir. Şehir devlet fikri geçtiğimiz yakın dönemde Forbes, Quartz, The Boston Globe gibi dergilerin yanında Gates Foundation tarafından finanse edilen How We Get to Next’de konu edildi. 

Ulus devletlerin elini zorlayan meseleler şehir devlet modelinin elini güçlendiriyor. Yüksek seviyede birbiriyle bağlantılı, neredeyse sınırsız günümüz dünyasında şehirler artık ticaretin, büyümenin, yeniliklerin, teknolojinin ve paranın merkezi konumundadır. Bruce Katz’a göre büyük şehirlerin bir nevi ana istasyon görevi görecek özelliklere sahip olması günümüz modern ekonomisinde çok önemli bir avantaj sağlar: “Yenilikleri doğuran sebep işbirliğidir, işbirliğinin olması için de tarafların yakın olması gerekir. Gerekli olan yoğun bir ekosistemdir, en üst seviyede birbirine bağlanma olanağı olması yoğunluğu pekiştirir.” Şehirler bütün bunların yanında demografik ağırlığı da ceplerinde bir avantaj olarak taşımaktadır: insanlık tarihinde ilk defa 2014 yılında şehirde yaşayan insan sayısı kırsalda yaşayan insan sayısını geçti.  

21. yy. da güç sorun çözücülere aittir. Ulusal hükümetler tartışır ve kararsız kalır. Şehirler ise harekete geçer, şehirler yaparlar. 

Bu durum şehirlere daha önce hiç sahip olmadıkları kadar siyasi güç kazandırmakta ve bu gücün sahibi gün geçtikçe daha fazla gösteriş yapmaktadır. Örnek olarak, ulus devletlerin bugüne kadar çok feci şekilde başarısız olduğu iklim değişikliği konusuna gelirsek, şehirler bu soruna karşı harekete geçmiş durumdadır. 2006 yılından bu yana, C40 insiyatifi 60’dan fazla şehri karbon salınımını düşürmek adına ortaklık ve teknoloji üretmek için bir araya getirdi, hatta bunu yaparken sık sık devletler arasında yapılan anlaşmaları yok saydı. İklim değişikliği konusunda federal hükümetin vurdumduymazlığı bu meselede liderlik rolünü şehirlerin üstlenmesine sebep oldu. 

Güç dengelerindeki bu değişiklik, büyük şehirlerin valilerinin artık siyasi bir ağırlığı olması şeklinde gözlemlenebiliyor: mesela New York valisi Bill de Blasio, Londra valisi Sadiq Khan, Roma valisi Virginia Raggi, Barcelona valisi Ada Colau verilebilir. Indianapolis ve Kopenhag gibi önemli şehirler kendi bünyelerindeki fiziksel, mali ve sosyal kaynaklarla şehir seviyesindeki yatırımları kendi kendilerine finanse edebilmek için denemeler yapmaya başladı. 

Katz’a göre dünya ulus devlet modelini aşan bir döneme doğru ilerliyor. “Şehirlerin yeni bir tür güce sahip oldukları bir döneme giriyoruz. Ellerindeki ekonomik ve mali avantajları kullanıp pozisyonlarını iyi ayarlamaları halinde “değişimi” gerçekleştirmek için çok büyük bir şansa sahipler.” Şahsen gücü ikili kod sistemiyle tanımlarım, ya gücün vardır ya da gücün yoktur. Ancak Katz’a göre düşünce tarzımızı gözden geçirmeliyiz zira bunun bir ara formu var. Şehirler bağlı oldukları ulus devletlerinden bağımsız olmamalarına rağmen bazı şeyleri değiştirmek için her zaman devlete ihtiyaç duymaz. “Şehirler ulus devletine boyun eğmiş durumdadır diyemeyiz. Şehirler ekonomiye birlikte yön veren güçlü bir kurumlar ve kişiler ağından müteşekkil yapıdırlar. 21. yy. da güç sorun çözücülere aittir. Ulusal hükümetler tartışır ve kararsız kalır. Şehirler ise harekete geçer, şehirler yaparlar. Güç şehrin içinden yukarıya doğru akar, gücü ulus devleti şehre vermez.”

Çok uzun bir süre boyunca güç her zaman şehir seviyesinde bulundu. Binlerce yıl boyunca, duvarları olan ve kendi kendini yöneten şehir yerleşkeleri insanlara, vergi vermek ve ticarette ve yaşamda koyulan kurallara riayet etmek karşılığında güvenlik sağladı. 

Hanseatik şehirler (Orta çağ Almanya’sındaki feodal devletler) – kendilerine ait ordu ve hukuk sistemleriyle – 19. yy. da diğer devletlerle uluslarla yaptıkları pazarlıklarda ellerini güçlendirmek için sahip oldukları ekonomik ağırlığı bir araya getirip bir havuzda topladılar ( Hanseatik Ligi ) ve Baltık üzerindeki ticaret yollarında büyük bir güç elde ettiler. Aralarında Bremen ve Hamburg’un da bulunduğu bu şehirler ortak yönlerinin çok fazla olduğunu ve ortak çıkarlarına birlikte hareket ederek en iyi şekilde hizmet edebileceklerinin farkına vardılar. Günümüzde küresel kapitalizmin şehir merkezleri bağlı oldukları ulus devletlerinden daha çok birbirine benzer. Hepsi kendi devletleri içinde paranın, teknolojik yeniliklerin, kültürün ana istasyonlarıdır ve aldığı göçler ve barındırdığı farklılıklarla kendilerine özgü karakter edinmişlerdir. İngiltere genel olarak %52/%48 ile AB’den ayrılma kararı aldığında Londra %60 ile AB’de kalmaktan yana oy kullanmıştı. ( Oylamanın ardından kısa da olsa Londra’nın bağımsızlık ilan etmesini talep eden bir hareket ortaya çıkmıştı ) Şehri ziyaret edenler tarafından Londra ülkenin geri kalan kısmından çok farklı olarak tanımlanır. Aynı şey ABD’nin doğu ve batı yakasındaki dev şehirler için de geçerlidir. 

Bir şehirden diğerine yolculuk ettiğimde kendimi Birleşmiş Milletler değil de daha çok güçlü, ticaret yapan ve bağlantıları yüksek seviyedeki bir yapı olan Hanseatik Ligi’ni geziyormuşum gibi hissediyorum. Tarihteki Hanseatik Ligi gayet gerçekti. Onlardan önce tabi ki Venedik örneği var, Floransa, Bolonya ve Turin gibi geçmişte muazzam birer şehir devleti olan şehirleri de içine alan günümüz İtalya’sı sınırları içerisindeki şehir devletlerden en tanınmış olanı. Ancak Venedik dahi şehir devletlerinin çok eskiye dayanan tarihinde “yakın geçmiş” sayılır. Kudüs, ondan önce Atina, ondan da önce Babil ve hatta ondan önce Mezopotamya’daki kadim Ur şehri bu zengin tarihin örnekleridir. Günümüzde Monaco, Singapur ve Vatikan tam bağımsızlık sahibi olan şehir devletleridir. Hong-Kong da tam bağımsız gibi hareket etmesine rağmen aslında sadece özerklik sahibidir. Aslına bakıldığında çok azımızın şehir devletlerinde yaşıyor olması tarihsel bir garipliktir. 

Ulus devletler haliyle sessiz bir şekilde yok olmayacaklar. Halihazırdaki bağımsız bir otoriteden yeni bir bağımsız otoriteyi koparıp ortaya atmak çok zor bir iştir ve BM tarafından genellikle tercih edilmez. Bunun yanında çok yavan ama gerçek bir sebep de var tabi ki; 2015 yılında Venedik’te yaşayan 2.1 milyon oy sahibi insanın %89’u bağlayıcılığı olmayan bir referandumda bağımsızlıktan yana oy kullandı. Şehir halkı İtalya devletine ödediği 20 milyar dolar tutarındaki vergilerden kendilerine ayrılan kısmın verdiklerinden çok az olması dolayısıyla sinirliydiler ancak İtalya ne Venedik’i ne de 20 milyar doları kolay kolay bırakmaz.

Bu yüzden tamamen yeni şehirler kurulması konusunda heyecan verici fikirler ortada dolanmaktadır. Dünya Bankası’nın baş ekonomisti Paul Romer, belirli bir düzeyde bağımsız hareket eden yönetim şehirleri oluşturma fikrini çok uzun zamandır savunanlardandır. Romer’a göre şehirlerin büyüklüğü uygun seviyededir; işler kötü giderse iptal edilebilecek kadar küçük aynı zamanda yeni bir sistem denemesi yapılacak kadar da büyük. Romer’in fikri sınırları belirlenmiş sıfırdan bir şehir kurulması, bu şehrin yönetiminde yeni kurallar ve sistemler denenmesi suretiyle yatırımcıları ve insanları şehre çekecek kombinasyonların bulunmasını amaçlıyor. Bu fikir için İngiltere ve Çin’in Hong Kong örneğinde olduğu gibi farklı devletlerin beraber çalışması gerektiği vurgulanıyor. ( Senelerdir uygulanan Serbest Bölgeler buna bir örnektir; özünde, fiziksel olarak güvenli ve direkt yatırımları kolayca çekebilmek adına içinde bulundukları ülkelerden farklı kanunları olan bölgeler. )

Ancak bu modelin uygulanması dahi kolay değildir zira bir ülkenin topraklarında buna izin vermesi gerekir ki bu da tam anlamıyla bir bağımsızlık fikrini ortadan kaldırır. Bazı modeller buna dahi ihtiyaç duymaz. 

Bataklık bir bölge olan Sırbistan-Hırvatistan sınırında kurulu 7 kilometre karelik Gornja Siga apayrı bir örnektir. Şu anda Hırvatistan hakimiyetinde görünse de bu küçük toprak parçası teknik olarak vatansızdır zira bölge üzerinde iki ülke de hak iddia etmektedir. Hukuki durumundaki gariplikten yararlanan 32 yaşındaki Çek liberal Vit Jedlicka bölgede özgürlük, ticaret ve bolluk cenneti olacak “Liberland” isminde özgürlükçü bir yapı oluşturmaya çalışıyor. 

Şu anda üzerinde kimsenin yaşamadığı ancak Hırvatistan’ın bölgeye geçişi engellemesi halinde oraya taşınmaya hazır 100.000 gönüllünün olduğu Liberland şimdiden şehir devlet modelinin cazibelerini taşıyor. Bir para birimi, bir anayasa, bir başkan ve hatta bir futbol takımı. Her şey kişisel özgürlüklerin en üst seviyede yaşanabilmesi için tasarlanıyor. Başlangıç olarak isteyen herkes istediği gibi bölgeye girip çıkabilecek. Bu şehir dünya tarihindeki insanın “birilerine fiziksel olarak zarar vermediği sürece canı ne isterse” yapabileceği, hiçbir şeyin zorunlu olmadığı ilk şehir olacak. Jedicka’nın sözleriyle “Bir vergi cenneti, verginin dokunulmazlığı olan bir yer değil.” Okullar, hastaneler, evler, yollar, altyapı hizmetleri, çöp toplama işleri eğer insanlar isterse ve para vermeyi kabul ederse serbest piyasa tarafından yönlendirilecek. 

Eğer yönetilme şeklin hoşuna gitmiyorsa, hoşuna giden bir yönetim şekline sahip bir yere git. 

Liberland’ın sorunu Hırvatistan polisinin istediği zaman içeri girip müdahale edebilecek olmasıdır. Bu yüzden son buluşmamızda Amerikalı liberal aktivist Patri Friedman, gelecekteki şehirlerin kara üzerinde olmayacağını, ulus devletlerinin ve ordularının erişemeyeceği uluslararası sularda yüzeceğini söyledi.

Joe Quirk ve Patri bu yılın başında Fransız Polenezyası ile sığ sularda kurulacak yarı bağımsız ilk yüzen şehir prototipini uygulamaya başlamak için anlaşma imzaladılar. Patri yakında inşaata başlayacaklarını ve ilk iki yıl içerisinde birkaç yüz insanın Tahiti sahili açıklarındaki bu şehre taşınmasını beklediklerini söyledi. Kendisine bunun gerçekçi bir yaklaşım olup olmadığını sorduğumda “tabii ki!” diye cevap verdi. “Eğer daha ucuza başka bir ülkede yaşayabilseydin bunu yapardın.” Patri elinde binlerce kişinin olduğu bir bekleme listesinin bulunduğunu bunların çoğunun yeni şehri bir yatırım aracı olarak gördüğünü de ekledi. “Bu insanlar bozuk bir sisteme bakıyorlar ve diyorlar ki: Ya daha iyisini tasarlarsak?”

Ulus devletlerin bir gecede çökmesi pek mümkün değildir. Kapıda sizi yıkmak isteyen barbarlar yok. Hatta Roma bile bir gecede yıkılmadı aksine sanayileşme ve merkezi “komuta ve kontrol” bürokrasileri ve ulusal sadakat dönemlerinde sadece evrim geçirdi. Modern teknoloji tüm bunların tersi istikamette yol alıyor; dağınık, merkezi olmayan ve kontrol edilemeyen bir biçimde. Eğer günümüzdeki siyasi yapılar bugünün üretim yöntemleri ve varsayımlarıysa gelecek 19. yy. antikası için pek de iç acıcı görünmüyor. Gelecek, modern, birbiriyle bağlantılı, hızlı hareket eden, ister karada, ister sınırlar üzerinde isterse de okyanuslarda olsun yeni oluşumlara daha sıcak bakıyor. Her halükarda belki ilerde ihtiyacımız olabilir diye bazı deneyler yapmak faydalı olmaz mı?
 

Sosyal Medya Analizleri Merkezi direktörü Jamie Bartlett tarafından kaleme alınan bu makale, Mepa News okurları için tercüme edildi.