İsyana dair

İsyana dair

Albert Camus, komünist anlamda “ihtilale” değil, yazarın siyasi istekliliğine, bağlılığına inanırdı.
Albert Camus

Albert Camus | İsyana Dair

Doğulu bir bilge, dualarında daima Tanrı’ya kendisini ilginç bir çağda yaşamaktan kurtaracak kadar merhametli olması için yakarırmış. Bilge olmadığımıza göre, Tanrı bizi kurtarmamıştır ve bizler ilginç bir çağda yaşamaktayız. Her durumda, çağımız bizleri kendisine alaka göstermeye zorlamaktadır. Bugünün yazarları bunu bilirler. Eğer onlar ağızlarını açarlarsa eleştirilir ve saldırıya uğrarlar. Kendi halinde olur, sessiz kalırlarsa, sessizlikleri için yüksek sesle lanetlenirler.

Bunca gürültünün ortasında yazar, kendisine uyan fikir ve imgeleri izlemek için uzak durmayı umamaz. Şimdiye kadar, uzak durmak tarihte hep mümkün olmuştur. Biri onaylamadığında, daima sessiz kalabilir veya başka bir şeyden bahsedebilirdi. Bugün her şey değişmiştir ve sessizliğin bile tehlikeli çıkarımları vardır. Seçmekten imtina edilen an bile bir seçim gibi algılanır ve cezalandırılır veya sanatçıyı hizmete zorlayacak şekilde övülür. (…)

Yüz elli senedir, ticaretle ilgilenen bir topluma ait olan yazarlar, az da olsa istisnaları olmakla birlikte, mutlu bir sorumsuzluk içerisinde yaşayabileceklerini düşünmüşlerdi. Gerçekten de, yaşadılar ve yalnız öldüler, aynı yaşadıkları gibi. Ama Yirminci yüzyılın yazarları, bir daha hiçbir zaman yalnız olmamalıdır. Daha doğrusu, bilmemiz gerekir ki ortak sefaletten hiçbir zaman kaçamayız ve eğer bir gerekçemiz, haklılığımız varsa bizim gerekçemiz, bunu yapamayanlar için sesimizi olabildiğince yükseltmektir. Ama bunu, şu anda acı çeken herkes için, onları ezen Devletlerin ve partilerin ünü, geçmişi veya geleceği ne olursa olsun yapmalıyız: sanatçılar için ayrıcalıklı işkenceciler yoktur. Bu sebeple bugün bile güzellik, hatta özellikle bugün, hiçbir partiye hizmet edemez; kısa veya uzun vadede insanların acı çekmesi veya özgürlüklerinden başka hiçbir şeye hizmet edemez. Dövüşte yer almayı reddetmeden üstlenen tek sanatçı, en azından düzenli ordulara katılmayı reddeder ve özgür kalır.

(…) Yirminci yüzyılın isyanı (yani komünizm), nihilizmi engelleyemeyeceğine inanır ve Tanrı’nın yerine tarihi koyarak gerçek isyana olan inancını kaybetmez. Gerçekte, ilkini kuvvetlendirir ve ikincisine ihanet eder. Saf şekliyle tarihin kendi kendine temin ettiği bir değeri yoktur. Bu sebeple kişi, şimdiki yürütme prensiplerine göre yaşamalıdır ve sessiz kalmalı veya yalanlar söylemelidir. Sistematik şiddet veya empoze edilmiş sessizlik, hesaplama veya kararlaştırılmış yalan, kaçınılmaz kural haline gelir. Bu sebeple sadece tarihi düşünce nihilisttir: tüm kalbiyle tarihin kötülüğünü kabul eder ve bu anlamda isyana karşıdır. (…)

Diğer yandan, eğer isyan, bir felsefe oluşturabilirse bu, sınırların, hesaplanmış cehaletin ve riskin felsefesi olur. Her şeyi bilmeyen kişi, her şeyi öldüremez. Mutlak bir tarih sağlamaktan çok uzak olan isyancı, kendi tabiatında var olan bir kavram adına onu reddeder ve ona karşı gelir. Kendi durumunu reddeder ve onun durumu büyük ölçüde tarihseldir. Haksızlık, zamanın geçiciliği, ölüm, tüm bunlar tarihte apaçık ortadadır. Bunları saymakla tarihin kendisi hiçe sayılmış olur. (…)

Bugün ihtilalci olduğu iddiasında bulunan akla özgü aldatma toparlanmaktadır ve burjuvazi aldatmasını artırmaktadır. Mutlak adalet sözüyle, daimi adaletsizliğin, sınırsız uzlaşmanın ve saygısızlığın kabulü için bir yol bulmaktadır. İsyanın kendisi, sadece göreceli olana heves eder ve sadece göreceli adaletle garanti edilen saygınlık sözü verebilir. İnsan topluluğunun oluştuğu bir sınır farz eder. Onun evreni göreceli değerlerin evrenidir. Hegel ve Marx’la birlikte her şeyin gerekli olduğunu söylemektense, sadece her şeyin mümkün olduğunu tekrar eder ve en uzak sınırdaki belli bir noktada, mümkün olanın uğruna çok büyük bir fedakârlıkta bulunmaya değeceğini belirtir. Tanrı ve tarih arasında, yogi ve komiser [ çev. Sovyet Rusya’daki herhangi bir hükümet dairesi başkanı] arasında, zor bir geçit açılır ve burada çelişkiler oluşabilir, söz konusu çelişkiler, kuvvetlenerek büyüyebilir. Burada örnek olarak verilen iki çelişki üzerinde duralım.

Aslı, temeli bakımından tutarlı olmayı dileyen ihtilalci bir eylem, göreceliye faal bir onayda vücut bulmalıdır. Bu, insanın durumuna sadakati ifade ederdi. Onun araçlarıyla uzlaşmayıp amaçları söz konusu edildiği sürece, bir tahmini, benzerliği kabul eder ve böylece benzerlik giderek daha doğru bir şekilde tanımlanır, mutlak bir konuşma özgürlüğüne imkân tanırdı. Buradan hareketle ayaklanmayı haklı çıkaran ortak varoluşu korurdu. Özellikle, mutlak bir kanun olarak kendini ifade etmenin geçici ihtimalini korurdu. Bu adalet ve özgürlükle ilgili belirli bir davranış çizgisini anlatır. Bir toplumun temeli olan tabii ve sivil haklar olmaksızın toplumda adalet yoktur. Bu hakları ifade etmeyen hiçbir hak yoktur. Eğer haklar, tereddütsüz olarak ifade edildiyse, muhtemelden de öte, er ya da geç, onların istediği adalet dünyaya gelecektir. (…) Yirminci yüzyılın ihtilali, fethin aşırı hırslı amaçları sebebiyle, keyfi olarak, birbirinden ayrılmaz iki fikre bölünmüştür. Mutlak özgürlük, adaleti taklit eder. Mutlak adalet ise özgürlüğü inkâr eder. Başarılı olabilmek için, iki fikrin birbirlerindeki sınırlarını bulmaları gerekmektedir. Hiç kimse, eğer aynı zamanda adil veya özgür olana kadar adil değilse, kendi durumunun özgür olduğunu düşünmez. (…)

Aynı düşünce, şiddete de uygulanabilir. (…) İsyanın esas maharetleri, şiddeti sistemleştiren değil sınırlayan kurumlar için silahlanmaya razı olur. Bir devrim, ölüm cezasını derhal kaldırmadıkça uğruna ölmeye değer değildir; sabit dönemler olmaksızın hapis cezasını geçmeyi derhal reddetmedikçe bir devrim, uğruna hapse girmeye değmez. (…)

(…) Tarihsel mutlakıyet yeterli değil, etkilidir, gücü elde etmiş ve elinde tutmuştur. Güç sahibi olur olmaz, tek yaratıcı gerçekliği yok etmiştir.

Uzlaşmayan ve sınırlı olan, isyan kaynaklı eylem, bu gerçekliği sürdürür ve sadece daha da yayılmasına çalışır. (…)

Bu sebeple, insan için, kendisinin ait olduğu ılımlılık/itidal seviyesinde mümkün olan bir eylem ve düşünme yolu meydana gelir. Bundan daha hırslı olan her girişim, karşıt ya da çelişkili olduğunu kanıtlar. Mutlak olan ne elde edilebilmiş ne de, her şeyin ötesinde, tarih boyunca yaratılmıştır. Siyaset bir din değildir ya da bir dinse, o zaman Engizisyondan başka bir şey değildir. Toplum, mutlak olanı nasıl tanımlayacaktır? Belki de herkes, herkes adına mutlak olanı aramaktadır. Ama bu ortak arayışın peşine düşmek adına herkesin özgürlük ve fırsata sahip olması için toplum ve siyaset, herkesin işini düzenlemekle mükelleftir. Tarih, artık o zaman bir tapınma nesnesi gibi gösterilemez. Sadece, tetikteki bir isyan tarafından başarılı kılınmak zorunda olan bir fırsattır.