Kitle iletişim araçlarının gücü

Kitle iletişim araçlarının gücü

'Eğer yeterince dikkatli değilseniz medya size kötüleri kahraman, kahramanları ise terörist gibi gösterebilir.' Malcolm X
Mepa Haber Merkezi
Ahmet Ali Yüksel | Medeniyet Vakfı

Bu çalışmada, kitle iletişim araçlarının ikna ve yönlendirme gücü üzerinde durulmuş, özellikle medya ve sinema gibi kitle iletişim araçları yoluyla gelişmiş ülkeler tarafından ulusal ve uluslararası alanda yapılan yönlendirmeler, dezenformasyonlar, manipülasyonlar incelenmiştir. Bilginin serbest dolaşımının ulusal sınırları aştığı küreselleşme çağında kitle iletişim araçlarının artan önemine vurgu yapılarak uluslararası enformasyon akışı ve sonuçları incelenmiştir.
 
Sanayi devrimi sonrasında dünya, gelişen teknolojiyle birlikte daha hızlı bir iletişim çağına geçiş yapmıştır. Sanayi devrimi sonrasında teknolojinin gelişmesiyle birlikte kitle iletişim araçlarının çoğaldığı ve etkisini arttırdığı, bilgi dolaşımının ulusal sınırları aştığı bu gelişmeleri bir ‘‘enformasyon devrimi’’ olarak nitelendirmek mümkündür. 
 
Küreselleşme çağında iletişim, günlük yaşamın klasik bir şartı olmanın ötesine geçmiştir. Bireyler artık günlük yaşantıları içerisinde iletişime girdikleri sürece sosyalleşmekte ve birey olarak kabul edilmektedir. İletişim, özellikle kitle iletişimi, kişisel ve ulusal kalkınma, modernleşme ve değişim için ön şart niteliği taşımaktadır. Küreselleşme çağında bilgi sahibi olmak muktedir olmak demektir. Bilginin güç olduğu günümüzde kitle iletişim araçlarının gücü arttıkça yönlendirmeler, dezenformasyonlar, manipülasyonlar da artmaktadır. 
Medyanın bu artan gücü medya tekelini elinde bulunduran başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerce kitleleri yönlendirmek, değiştirmek, pasifleştirmek ya da aktifleştirmek için kullanılmıştır. Bugün egemen kapitalist uluslar arası sistemin lideri konumundaki ABD, medya ve sinemayı küresel hegemonyasını meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanmakta ve gerçekleri bu amacı doğrultusunda dezenforme etmektedir. Bu konuyu ayrı bir makale ile değerlendireceğiz, ancak medyanın gücünün ne şekilde kullanıldığını göstermek adına bu konu üzerinde durmamız gerekmektedir. Örneğin, 1952’de Kore Savaşı sırasında görev yapan bir ABD’li gazeteci UPI (United Press International) ajansı muhabiri Robert C.Miller’ın sözleri medyanın gerçekleri yok sayma ve çarpıtma gerçeğini, bir basın mensubunun ağzından dile getirmektedir:

“Yazı işleri müdürlerimiz ve yayıncılar, kimi zaman tamamen düzmece bilgileri haber diye yayınladılar. Çoğumuz, cepheden gönderdiğimiz haberlerin yalan olduğunu biliyorduk. Ama yazmak zorundaydık. Çünkü bize bu bilgileri verenler, resmi ve sorumlu kişilerdi. Ve büyük bir olasılıkla kendileri de bunların yalan olduğunu bile bile veriyorlardı...”
Körfez Savaşı sırasında gelişen iletişim teknolojisi ile birlikte savaşlar “naklen” dünya kamuoyuna servis edilmeye başlanmıştı. Körfez Savaşı CNN tarafından naklen yayınlanırken Bağdat semaları CNN muhabirlerinin kullandığı tabir ile “Muhteşem bir havai fişek gösterisi” ile aydınlanmakta ve “hassas ve lazer güdümlü füzelerin hedeflerini iğne deliğinden bile geçerek vurduğu ve sivillerden kimseye zarar gelmediği” haberleri ile milyonlarca insan aldatılmaktaydı. Savaş sonrası Washington Post’un bir değerlendirmesinde ABD - Müttefik Hava harekatında “Irak’a yağdırılan 85,000 ton bombanın yüzde 70’i hedefini vuramamıştı”. Genelkurmay Başkanı General Colin Powell ise bunu , “Air Supremacy ile Air Superiority”i birbirine karıştırmayalım. Biz de zaten yüzde 100 isabet sağladık dememiştik...” diyerek savuşturmaya çalışmıştı.



Bir başka traji-komik haber ise Saddam Hüseyin yönetiminin Körfez kıyılarındaki petrol tesislerini vurarak denizi “bir daha temizlenemeyecek düzeyde kirlettiği” yalanı ile birlikte petrole bulanmış deniz kuşlarının görüntülerinin saatlerce televizyon ekranlarında yayınlanmasıdır. Milyonlarca insanın öldüğü ve yaralandığı Körfez Savaşı’nda yapılan yayınlarla dünya kamuoyunun dikkati petrole bulanmış deniz kuşlarına çekilmeye çalışılmaktaydı. Sonradan ortaya çıkan gerçek ise günlerce dünya televizyonlarında yayınlanan bu kuşların aslında yıllar önce Alaska’da Exxon -Valdez adlı tankerin yaptığı kaza sonucu denize yayılan petrolden kirlenen kuşlar olmuş olmasıydı. ABD’de meydana gelen bu olay sanki Körfez’de olmuş gibi gösterilerek ulusal ve global çapta dünya kamuoyu aldatıldı.

11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan, ABD tarafından işgal edilmiş NATO-ABD ittifakı bölgede Taliban karşı uzun sürecek bir mücadelenin içine girmişti. CNN yöneticisi Walter Isaacson’un CNN muhabirlerine Taliban Propagandası yapmamalarını öğütleyerek sivil kurbanlarla ilgili haber göndermemelerini istemiş ve şunları söylemiştir: “Haberleri, Taliban’ın 5 bin masum kişinin ölümünden sorumlu olan teröristlere yataklık ettiği şeklinde vermeliyiz.” 



Taliban tarafından Afganistan’da tutuklandıktan sonra İslam’a ilgi duyan ve bir süre sonra da bu dini seçen İngiliz gazeteci Yvonne Ridley, Taliban rejimi ve bunun gibi İslami rejimlerin çıkarılan kitap,dergi,sinemalarla özellikle de birçoğu stüdyo ortamında çekilmiş sahte fotoğraflar ile yanlış tanıtıldığını düşünmektedir. Ridley, Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda “Taliban'ın Elinde” kitabınızı filme aktarmak için Hollywood'dan gelen teklifi kabul edecek misiniz? sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Hollywood yapımcısı beni arayarak, ‘Çok güzel bir öykü bu ve bunu büyük bir film yapmak istiyoruz’ dedi. Arkasından ‘Kirli, ahmak, uzun elbise giyen Araplarla nasıl yaşadınız, bu inanılmaz’ deyince ben de ona, ‘Kitabımı okumadınız sanırım. Çünkü hiçbir yerde böyle bir ifade yok, hatta gayet yakışıklı genç adamlar olduklarından söz ediyorum’ dedim ve telefonu kapattım. Yıllarca Silvester Stallone'un kurtarma hikâyelerini izleyip önyargılara sahip olduk. Batı'nın bakışını tüm bunlar belirledi, Benim portremi yapmalarının önüne geçemem belki, ama kitabımı filmleştirmeyi hak etmiyorlar.” 
 
Müslüman olduğu dönemde Sunday Express gazetesinde çalışmakta olan, The Sunday Times, The Observer, Daily Mirror ve Independent gazetelerine haber ve yorumları yayınlanan ve 30 yıllık meslek hayatı boyunca BBC TV ve radyosunda, CNN, ITN ve Carlton TV’de Afganistan, Irak ve Filistin’le ilgili programlara, gerek programcı, gerek sunucu gerekse yapımcı olarak katkıda bulunan Yvonne Ridley’in bu açıklamaları gerçeklerin nasıl çarpıtıldığını birinci ağızdan ortaya koymaktadır. 

Medyanın bu gücü küresel ölçekte olduğu gibi yerel ölçekte de görülmektedir. 28 Şubat Post-modern darbe sürecinde dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’a MGK’da sunulan “ irtica” iddiaları gazete küpürlerinden oluşmaktaydı. Müslüm Gündüz, Fadime Şahin gibi devletin derin yapılanması tarafından ortaya çıkarılan kişiler basına servis edilmiştir. Tüm inanç sahibi Müslümanları zan altında bırakan bu haberler günlerce gazete manşetlerinde yer alırken Genelkurmay tarafından yapılan açıklamalar da manşetten büyük puntolarla verilerek kamuoyu darbe sürecine hazırlanmıştır. Sonraki süreçte cumhuriyeti ve lâikliği koruma görevini anayasadan aldıklarını söyleyen askerler tarafından siyasi hayata müdahalede edildi. Askerin siyasi hayata müdahale süreci bir kesim medya tarafından yapılan yayınlarla meşrulaştırıldığı gibi dini hassasiyet sahibi kimseler bu süreçte marjinalize edildi. 

İşte medya, iletişim teknolojisindeki gelişmeyle birlikte artan gücünden dolayı yasama, yürütme ve yargı ile birlikte bugün dördüncü büyük kuvvet olarak görülmektedir. Bu kuvvetler arasında her ne kadar alt-üst ilişkisi olsa da medya kimi zaman yasama, yürütme ve yargıyı baskısı altına alabilmektedir.

Kitle iletişim araçları ayrıca kültürel yayılmanın, nüfuz alanı oluşturmanın en önemli aracıdır. Günümüz dünyasında bir bölgede ekonomik, askeri ve siyasi hakimiyet kurmanın ve bunları korumanın yolu kültürel kimliğin değişiminden geçmektedir. Batılı ülkeler değişen güç parametrelerinde silah, tank, füze, uçak gibi klasik güç unsurları yerine yeni bir güç unsuru olarak medyayı kullanmaktadır. Medya bir milletin kültürel kimliğini değişim içersine sokabilecek bir güce sahiptir. Bu değişim devrim niteliğinde, hızlı ve farkındalık oluşturan bir değişim değildir. Değişim, özellikle medya ve sinema aracılığıyla, TV programlarıyla farkındalık oluşturmaması için uzun bir süreçte yavaş yavaş yapılmaktadır. Kullananılan teknikler arasında bilinç altına yönelik çok önemli çalışmalar da vardır. Bilinçaltına yönelik mesajlar üzerinde durmamız gereken bir konudur, çünkü bu tür yöntemle bireyler farkında olmaksızın birtakım olaylara koşullandırılmaktadır.

Bilinçaltı algılama, bilinçli tepki uyandırmayacak düzeydeki uyarıların kişi tarafından fark edilmeden algılanmasıdır. İnsan beynine gelen verilerin çok küçük bir kısmı bilinç seviyesinde algılanıp işlenebilmekte, geri kalan veriler bilinç tarafından algılanmakta ve kaydedilmektedir. Bilinçaltı, hatırlama olmaksızın birçok veriyi tutmaktadır. Bu veriler ilgili bir durum ortaya çıktığında kişi farkında olmaksızın o yönde davranış sergileyebilmektedir. Tübitak, bilinçaltımıza kaydedilen bilgilerin bilinç düzeyindeki algılarımız gibi beyindeki elektriksel etkinliğe katıldığını ortaya koymuştur. 

Sinema filmlerinde 1 saniyelik görüntü 24 kareden (fotoğraftan) oluşmaktadır. Fakat insan beyni bu 24 kareyi ayrı ayrı algılayamamakta, hepsi insan beyni tarafından bir bütün olarak alınmakta ve algılanmaktadır. Hepsi birbirinin devamı olan 24 kareye “Takistoskop” cihazı ile yine insan beyni tarafından algılanmayan 25. kare eklendiğinde bireyin bilinçaltına etki edilerek insan davranışları üzerinde etkili olunabilmektedir. 1957 yılında James Vicary adlı sinema işletmecisi, filmlerin arasına saniyenin üç binde biri gibi kısa bir süreyle görüntüler yerleştirebilen takistoskop cihazı ile, sinemadaki filmlere saliselik görüntüler halinde “Coca Cola iç.”, “Patlamış mısır ye.” yazıları yerleştirdiğini ve bu sayede Coca Cola artışlarında %18.1, patlamış mısır satışlarında da %57.7 artış sağladığını iddia etmiştir. 

Bir bölgede ekonomik, askeri ve siyasi hakimiyet kurmanın ve korumanın peşinde olan güçler, başta medya ve sinema olmak üzere kitle iletişim araçlarını kendi güç ve konumlarını meşrulaştıran birer ideolojik aygıt olarak kullanmaktadırlar. Bu teknik batılı küresel güçler tarafından kullanıldığı gibi ulus devletler başta olmak üzere yerel güçler tarafından da kullanılmaktadır. “Ulusal bilinç”, “Cumhuriyet etrafında bir araya gelme” düşüncesiyle Türkiye’de tek parti döneminde çekilen filmlerin en önemli özelliği; devletin resmi ideolojisini hakim kılmak adına, eski düzenin kötülenmesi, saltanat ve hilafetle dinin ve müesseselerin yerilmesidir. Bu dönemin filmlerinde filmin kahramanları ‘modern’ görünümleri, ilgi alanları, yaşadıkları mekanlar itibariyle, yeni Türkiye’nin hedeflenen Batılı yüzünü temsil etmektedir. 
 
Türkiye toplumunun gerçeklerine yabancı olan filmleriyle Batılılaşma fikrine hizmet eden, tek parti döneminin en önemli sinemacısı Muhsin Ertuğrul’dur. Ertuğrul’a göre sinema; halkı hem eğlendiren hem de eğiten, izlenmesi daha kolay olması dolayısıyla toplumsal kodların değiştirilmesinde ve toplumların modernleştirilmesinde daha pratik yollar içeren tesirli bir sanattır. Olumsuz dindar imajını, Türkiye toplumunun değerlerine aykırı yaşayışları Muhsin Ertuğrul’un filmlerinde görmek mümkündür. Ertuğrul, “Karım Beni Aldatırsa” ve “Söz Bir Allah Bir” filmlerinde toplumun değerlerine aykırı, dönemin en modern kesimleri için bile “aşırı serbest” kadın-erkek ilişkilerine yer vermektedir. 
 
Ertuğrul’un ifade ettiği gibi kitle iletişim araçlarının etkisi bilgilendirme ve eğlendirmeyle sınırlı değildir. Dizi, film gibi kurmaca programlar aracılığıyla da yaşama dair bireylere yol gösterilerek model oluşturulmaktadır. Önceleri yalnızca filmlerde görülen insanlar, bir süre sonra toplum içerisinde görülmeye başlanmakta ve bu tip insanlar toplum tarafından artık yadırganmamaktadır. 

Gerektiği zamanlarda kamuoyu oluşumu sağlayarak çıkarları doğrultusunda halkı yönlendirmek için kullanılan medya, gerekli hallerde de kültürel asimilasyonun oluşturulması ve kendi kültürlerinin yayılmasını sağlamak amaçlı olarak da kullanılabilmektedir. Gelişmiş ülkeler, halkları manipüle ederek kültürel anlamda da çökmelerine neden olarak kendi kültürleri içerisinde kaybolmalarını sağlamaya çalışmaktadırlar. Kitle iletişim ürünleri olan reklâmlar, filmler, gazete ve dergiler egemen batılı güçlerin değerlerini taşıdığı ölçüde kültürel emperyalizme de hizmet etmektedirler. Kültürel emperyalizm sayesinde değerlerin kaybolduğu, sadece materyalizmin konuşulduğu bir boşluk oluşarak, istenilen şekilde düşünen ve istenilen şekilde davranan bireylerden kurulu toplumlar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Küresel dünyanın üretim ve dağıtım önündeki engellerin kaldırılması ve piyasaların küreselleşmesi yanında en belirgin özelliği tüketim kültürüdür. Bu yapıda insanlar tükettikleri ölçüde değer kazanmakta, eski bağlılık grupları ile kimlik yapıları ve değerler önemini yitirmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Artık toplumlararası güç hiyerarşisi bilgiye sahip olma ekseninde şekillenmektedir. Hayatımızı her anlamda saran bu iletişim olgusu; bilginin dolaşımı ve kazanılması yönündeki en etkili silah konumuna gelerek dünyanın şekillenmesinde büyük rol oynamaktadır. Çağımızda yaşanmakta olan bu devrim dünyanın şekilsel özelliklerinin yanı sıra anlamsal değerlerini de değiştirmektedir. Kitle iletişim araçlarının günümüzde ihraç ettiği değer her şeyi metalaştırarak insani değerleri yıpratan, yok eden batılı toplumların kapitalist anlayışıdır. Kitle iletişim araçlarını elinde bulunduran Batı, yaydığı batılı kapitalist değerler ile insani değerlerin yıprandığı sadece materyalizmin konuşulduğu, tüketim kültürüne teslim olmuş, Batı’nın istediği şekilde düşünen ve istediği şekilde davranan bireylerden kurulu toplumlar oluşturulmayı amaçlamaktadır. Buna bağlı olarak demokrasinin dünya için ideal bir yönetim biçimi olduğu düşüncesi de inandırıcılığını yitirmektedir. Ortaya çıkan tabloda demokrasi insanlara seçim hakkı değil kitle iletişim araçlarının egemenliğine sahip güçlerin öne çıkardığı kimselerden tercihte bulunma hakkı vermektedir.